“Bu ne ‘köy kıyafeti’ böyle?” diyerek beni herkesin önünde küçük düşürdü kız kardeşim. Sonra ona verdiğim “hediye” karşısında kaçmak zorunda kaldı…
Şu tabloyu gözünüzde canlandırın: Benim kardeşim Ayşegül, her zaman incecik, modaya uygun giyinen şık bir hanımefendi. Ben ise… sıradan bir kadınım. Belki biraz kilo aldım, belki birkaç kırışıklık çıktı. Ne yapalım, hayat böyle işte.
Her buluşmamız benim için bir işkenceye dönüşüyordu. Belki kötü niyetle değildi, “iyi düşüncelerle” yapıyordu bunu. Yanıma gelir, şöyle bir süzüp röntgen çeker gibi bakardı ve başlardı:
“Elif’ciğim, bu elbise seni şişman göstermiyor mu? Biraz… köylü kızı gibi olmuşsun.”
“Elif, bu saç modeli sana beş yaş ekliyor.”
“Ay kızlar, bu ruj rengi de ne böyle! Bunu on yıldır kimse takmıyor!”
Bu sözler hep o tatlı, şefkatli gülümsemeyle söylenirdi. Sanki bana iyilik yapıyormuş gibi! Her “ilgi gösterdiğinde” moralim sıfırlanır, bir hafta aynaya bakmak istemezdim.
Canım acıyordu elbet! Zaten güzellik yarışmalarına çıkmıyordum, bir de kardeşim sürekli en hassas yerime dokunuyordu.
Başta sabrettim, şakalarla geçiştirdim. Ama son damla, annemin doğum günü oldu.
O gün için her şeyi mükemmel hazırlamıştım! Yeni bir elbise aldım, saçımı yaptırdım, makyajımı özenle yaptım. Kendimi kraliçe gibi hissediyordum!
Restoranda toplanmıştık. Misafirler, akrabalar, herkes şık ve neşeliydi. Tam o sırada Ayşegül yanıma geldi. Baştan aşağı süzdü ve herkesin duyacağı şekilde şunu söyledi:
“Elif, bu ne biçim elbise böyle? Hem gülünç hem acıklı… Sanki köyden yeni gelmişsin!”
Sevgili dostlar, o an yer yarıldı, içine girdim sanki. Bunu herkesin önünde yapmıştı! Adeta yüzüme tükürmüştü. Bundan sonra nasıl eğlenebilirdim ki?
O anda içimde bir şey koptu. Artık yeter! Derin bir nefes aldım, en tatlı gülümsememi takındım ve sözünü kestim:
“Ayşe’ciğim!” dedim neşeyle. “Siz




