Akşam Yemeği Ne Zaman Hazır Olacak?

“Akşam yemeği ne zaman hazır olur?”
“Ne zaman hazırlarsan o zaman hazır olur.”
Kayınvalidesi gözlüğünü çıkararak, “Mehmet, karının bana ocakta durmamı söyleyecek mi? Yoksa yatakta mı kalacak?” dedi. Nazlı, söz dinlemeden birkaç çanta alıp koridora yöneldi; kayınvalidesi de peşinden geldi.

“Ne oluyor burada? Nereye gidiyorsun?” – sordu kayınvalidesi.
“İzin günüm var, gelin!” – cevapladı Nazlı ve “Hoşça kalın!” dedi.

Nazlı, ağır çantaları yere bıraktı ve “Eve geldim!” diye bağırdı. Oda içinde bir homurdanma duyuldu, ardından o sesin sahibi ortaya çıktı. Kırk yaşlarında, spor bir eşofman ve terlik içinde bir adamdı.

“Nazlı, bağırma alışkanlığın neyin nesi? Sen köyde misin? Kibar ol!” diye uyardı adam.
“Zaten maaş geldi, market alışverişi yapmam lazım,” diye cevap verdi Nazlı.
Adam yüksek sesle iç çekti: “Allah’ım! Hangi market?”
Sonra odanın içine gitti. Nazlı’yı da savurdu, “Yeter artık!” diyerek içini çekti.

Nazlı iki işte çalışıyordu; evin her şeyini ayakta tutmaya çabalıyordu. Kocası, kayınvalidesinin desteğiyle, bir yıldır hayali bir kitap yazıyordu. Birinci denemesine kimse ilgi göstermemiş, sanatın ne demek olduğunu kimse anlamamıştı.

Nazlı çantalarını mutfağa taşıdı. Yarın izinli olacaktı; daireyi temizleyip, çamaşırları yıkayıp, ütüleyip, tekrar düzenleyecekti. Tüm bunlar kayınvalidesinin gözetiminde olacaktı. Yorgunluktan bahsetmeyi bilmezdi.

Mutfakta Şebnem Anne içeri girdi:
“Nazlı, ne yapıyorsun? Kocanı mı besleyeceksin? Bütün gün çalıştı, şimdi beklemesi lazım!”
“Çok mu kazandı?” diye sordu Şebnem.

Nazlı bile bu sorunun nereden çıktığını anlayamıyordu. Bir zamanlar genç yazarın büyük başarılar elde edeceğine dair heyecanını görmüş, onun hayallerine bağlanmıştı. Kayınvalidesinin her bakışı, onun suçluluk duygusunu artırıyordu; çünkü doğum iznindeyken kayınvalidesi aileyi geçindirmişti.

Şebnem, çıkmak üzereyken aniden döndü:
“Ne dedin?”
“Çıktın mı, para kazanıyor mu?” diye soruyorum, “Çalışanlar genelde eve para getirir.”
“Nasıl haklısın? Mehmet bütün gün yeni bölümü planlıyor! Sen nasıl anlarsın bunu, aklını kullanmadan!”

Şebnem öfkeyle kapıdan çıktı. Nazlı bir an durup düşündü:
“Ben burada ne yapıyorum? Çocuğumuz köyde, anne babasının evinde, gürültü yapıyor, oyun oynuyor; bu da Mehmet’in konsantre olmasını engelliyor, bir sonraki önemsiz eserini yazmasını zorlaştırıyor.”

Nazlı birden enerjisini topladı, bu kez ürünleri büyük bir çantaya doldurmaya başladı. Maaşını ve izin parasını almıştı; lezzetli yiyecekler getirip, yola çıkarken çocuğuna bir hediye alacaktı.

Koridora çıktı, çantayı koydu ve bir şeyler almak için geri döndü. Mehmet, televizyon izlerken sordu:
“Akşam yemeği ne zaman hazır olur?”
“Sen ne zaman hazırlarsan sırada,” diye yanıtladı Nazlı.

Kayınvalidesi gözlüğünü tekrar çıkardı:
“Mehmet, karının bana ocakta durmamı söyleyecek mi? Yoksa yatakta mı kalacak?”

Nazlı dinlemeden birkaç eşya daha alıp koridora yöneldi; kayınvalidesi peşinden geldi.
“Ne oluyor burada? Nereye gidiyorsun?”
“İznim var! Hoşça kalın!”

Beklemediği bir anda ağır çantayı kapıp aşağı inmeye koştu, taksi çağırmaya çalıştı. “60 kilometre mi? Bir kez yetmez.”

Andı, evin içinde uyurken Nazlı içeri girdi. O uyanıp annesine koştu, sıkıca sarıldı. Kadın da ona sarıldı; ne kadar özlemişti!

Annesi Nazlı’ya baktı:
“Bir şey mi oldu? Mehmet’i neden bıraktın? O kim bakacak?”

Anne damatına daima mesafeli davranmıştı. Düğünden sonra haftasonları damadını evine getirirlermiş ama kayınvalidesi Mehmet’in günlerini izlerken onu hemen yerine oturmuştu. Birkaç ziyaretten sonra, anne, Mehmet’i sabah altıdan bahçeye ve tarlaya gönderir, dinlenme fırsatını ortadan kaldırırmış.

“Yeter anne, ben uzun bir ay izin alıyorum!”

Anne gülümseyerek: “Tanrı’ya şükür, izinli olacaksın, çocuğunla zaman geçireceksin.”

Nazlı çocuğuyla uzanıp, ay ışığında oğlunun büyümesini izledi, uzun süre uyuyamadı. Sabah uyanınca mutfakta bir koku duydu; tuzlu bir ekmek kokusu gibiydi. Andı hâlâ yoktu. Nazlı uzandı, “Ne güzel,” dedi, yanına çocuğu koştu.

“Anne, kaç tane börek pişirmiş si!”

Kahvaltıdan sonra Nazlı annesine sordu:
“Ne yapmamı söylersin?”
“Sen hâlâ dinleniyor musun?”
“Ben sadece sevinçliyim, başka işim var.”
“Haydi, bahçeye git. Lahana büyümüş, salatalıkları da bir temizle.”

Üçüncü sıraya geldiğinde bahçede çalışmanın kendisine ne kadar keyif verdiğini fark etti. Düzgün sıralanmış tarlaya bakıp gülümsedi.

“Böyle bir mutlulukla tarlaları temizleyen biri nadir görülür!”

Bir ses duydu: “Eren! Nereden geliyorsun?”

Kadın, bahçeye giren koca Eren’e koştu, “Babamdan anahtarı istedi, ama bana Nazlı geldi diye söylediler, ben de gelmedim.”

Eren, Nazlı’nın çocukluk aşkıydı. Onunla 10 yaşında tanışmış, ona hayran kalmıştı. O zamanlar 15 yaşındaydı, ama Nazlı’nın kalbini kazanmıştı. Şekerler verir, bakardı; sonra asker oldu, geri döndüğünde Nazlı genç bir kız olmuş, ikisi de utanıyordu. Yıllar sonra evlenmiş, şehre taşınmış, on yıl boyunca görüşmemişlerdi.

Nazlı, “Neden buradasın?” diye sordu.
“İnanmayacaksın; anneme geldim, bir ay önce boşandım.”
“Ne? Bu senin işin değil.”

Akşam, Eren ve annesi herkesi davet etti. Kebaplar pişirildi, sohbet edildi. Nazlı için bu anlar tarifsizdi; kendini zorlaması, sıkıntıları dinlemesi gerekmedi. Hayatı sadece yaşamak yeterliydi.

İki hafta sonra anne yanına oturdu:
“Nazlı, ne düşünüyorsun? Geri dönecek misin?”
“Bilmiyorum anne. İşim var ama evim yok.”
“Belki bir yer kiralarsın? Ya da kal.”
“Ya da Eren… o sana bakıyor, ama bakışları çocukluk anıların yankısı gibi.”

Natalı annesine baktı:
“Anne, beni zorla evlendirmeye mi çalışıyorsun?”
Anne utanarak: “Ne kötüsü var? İkinizin de mutlu olduğunu görüyorum.”

Nazlı gülerek, “Anne ne güzel, sen de veriyorsun.” dedi.

Eren bir hafta şehir dışında çalışmaya gitti. Nazlı yalnız kalınca kendine kızdı; çocukluğa döndü, içindeki çocuksu sesi duymaya başladı. Mehmet sık sık ona telefon açar, mesaj atar, bazen kızdırır, “Şehirden kaçma!” diye bağırırdı.

Sonunda kayınvalidesi arayıp: “Nazlı, eğer geri dönmezsen evdeki her şey senin sorumluluğunda olacak,” dedi.

Günler geçip sessizlik hâkim oldu, bu da bir rahatlıktı. Akşamları Eren şehre geri döndü, büyük bir araba getirdi, tekrar davet etti. Anne Nazlı’ya bakıp, “Eren hala burada, çok sevindi.” dedi.

Kebaplar pişerken dışarıda bir araba durdu, genç bir kadın arabadan fırladı ve Eren’e doğru yürüdü:
“Sevgilim, ne kadar saklanıyorsun! Şimdi şehre gidelim.”

Nazlı hemen anladı: Bu, Eren’in eski eşi Oksana. Şimdi gelip, onu rahatsız ediyordu. Oksana, Eren’i tutmak için çabalar, ama taksi geldi, içinde kalmadı.

Takside Mehmet ve annesi çıktı:
“Bakın onu! Gözümde bir şeyler eksik, tek başına ne yapacak?”
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu Mehmet.

Nazlı dudaklarını büzdü, “Bu insanlar ne kadar zor olmalı, anladım.”

Mehmet, “Ben kitabı yazıyorum! Bu iş, fabrikadaki çekiç gibi değil.” diye savundu.

Kayınvalidesi öfkeyle bağırdı: “Mehmet, sen bir başarısızsın! Ailene ne yaptın? Para getirdin mi? Çocuğa bir şey öğrettin mi? Hayır, sen sadece annene bağlanıp oturuyorsun!”

Nazlı kapısına yöneldiğinde Eren’i gördü, gülümseyerek: “Akşam güzel geçiyor. İyi iş yaptın.”

Eren, Mehmet ve annesiyle uzun bir sohbet etti, elleri sallayarak.

Nazlı köyde kalmadı. Eren’le evlenip, şehre taşındı, yeni bir iş buldu; ofiste kâğıtı sayıyor, maaşı düşük olmasına alıştı. Bir yandan da Eren ona “Maaşın senin işin, ev işlerini de ben yaparım” dedi.

Mehmet de Eren’e kavuşmuş, annesi iki kayıtsız dilenciye bakmak zorunda kalmıştı. Nazlı, Mehmet’in kitabı hakkında bir şey duymuş, onun fabrikada çalışması için ikna etmişti.

Hayatın her köşesinde bir kırılma, bir yenilenme vardır. İyi ya da kötü, her şey bir araya geldiğinde daha iyiye yönelir.

İnsanın en değerli öğretisi, kendi yolunu seçerken başkalarının gölgesinde kalmamaktır. Bu, gerçek mutluluğun anahtarıdır.

Rate article
Lifequest
Akşam Yemeği Ne Zaman Hazır Olacak?