İlayda tekneye adımını attığında çam kokusu ve nehir yosunlarının mis gibi kokusu burnuna çarpar ve geriye dönmeyeceğini anlar. Hava farklıdır: nemli, çam, yosun, balık ve başka bir şeyin karışımı gibi, sanki hayatın kendisi, süzülmemiş bir özdür.
Hoş geldin, der rehber, balıkçı yeleği giymiş genç adam. Burası Canlı Sular kampı. Çadırını istediğin yere kur. Tuvalet orada. Çalışmak istersen yarın sabah sekizde sahilde buluşuruz, çöp temizliği yaparız.
İlayda başını sallar. Çalışmak kelimesi onu korkutmaz; sessizlik korkutur. Uzun aylar boyunca kimse ona soru sormamış, Nasılsın? Başarabildin mi? Tekrar öğretmenlik yapacak mısın? gibi sorularla doldurmaz. Kimse acıma ya da endişe bakışıyla ona bakmaz.
Çadırını su kenarındaki hafif bir tepeye kurar. Bir kütüğe oturur, ayakkabılarını çıkarır, ayaklarını buz gibi nehre daldırır ve uzun zamandır ilk kez ağlamaz.
İki hafta geçer. İlayda kovalar taşır, hendekler kazar, tencereler yıkar. Ellerinde çizikler, sırtı ağır aletlerden ağrır, ama aklında sessizlik hâkimdir. Kamptaki insanlar farklıdır: öğrenciler, biyologlar, eski bilişim çalışanları, ressamlar, tüm Türkiyeden gelen gönüllüler. Hepsi biraz tuhaf, biraz kayıp.
Akşam olduğunda, kızıl örgülü saçları ve alaycı bir sesi olan Aylin sorar:
Sen ne iş yapıyordun?
Sanat tarihi öğretmeniydim. Ankara Üniversitesinde.
Niçin ayrıldın?
Oğlum bir yıl önce öldü, boğuldu. Sözler tükenmişti, bir şey söyleyemez oldum.
Aylin sessiz kalmaz, sadece başını sallar:
Anlıyorum. Benim babam kanserden geçti, geçen Aralıkda öldü. Buraya kaçtım, yoksa delirecektim.
Burada delirmek mümkün mü?
Delirmek burada bir şaka. Burada korkunç bir şey yok.
İlayda ilk kez gülümser.
Kâğıt torbalardan elde ettiği kraft kağıdına nehir, kuşlar, ateş başında oturan insanlar çizer. Bazen oğlu da görünür; balıkçı yeleği ve kürek tutmuş, gülümseyen bir çocuk.
Bir gün birileri çizimlerini yemekhanenin ipine asar. Akşam herkes fotoğraf, şiir, kabuk işleri getirir.
Ben bir ifade günü ilan ediyorum, diye bağırır yüksek, dağınık saçlı koordinatör Alper. Kim neydi, kim oldu, kim olmak istiyor, gösterin!
Ya sen? diye sorar İlayda.
Pazarlama uzmanıydım. Şimdi baltalı bir adamım. Çok seviyorum.
İkisi de güler, artık yara izlerinden utanmazlar.
Üçüncü ayda felaket gelir. Ormandan değil, şehirden. İlaydanın annesi ve kız kardeşi, büyük çantalarla ve eleştirel bakışlarla tekneden çıkar.
İlayda! Delirdin mi? diye bağırır anne, çadırının önünde. Neredesin? Buralar yabancılarla dolu! Nasıl görünüyorsun! Tanrım, bu yasal mı?
Kız kardeşi Vildan, şikayet edecek bir şey arar gibi etrafına bakar.
Senin için çok endişelendik! Telefonunu açmıyorsun, mesajlara cevap vermiyorsun, bir genç gibi ortadan kayboldun. Yaşın neredeyse kırk! Öğretmensin!
İlayda sessiz kalır. Ateş etrafındaki insanlar donar. Aylin arkasından omzuna dokunur:
İstiyor musun?
Hayır, yalnızım.
Anne devam eder: Şoktayız. Depresyonda olduğunu sandık. Bir terapist gördük, rehabilitasyon lazım diyor.
Bu benim rehabilitasyonum, anne.
Akılsız değilsin. Çadırda uyuyorsun! Su taşıyorsun! Yabancılarla yaşıyorsun!
Onlar yabancı değil. Sen beni uzun zamandır duymuyorsun.
Vildan müdahale eder: Seni duymuyorsun. Biz aileniz!
Biz nerede kaldık, ben battaniyenin altında haftalarca yattığımda? Ayağa kalkamadığımda? Her gün onun yerine ölseydim diye düşündüğümde?
Yardım etmeye çalıştık!
Hayır. Arayıp, Kalk, güçlüsün dediniz. Güçlü olmak yardım değildir; bahanedir.
Nehir sesini çıkarır, sanki onay verir gibi.
Alpar bir çay ikram eder. Anne ayağa kalkar:
Bu kim? Seni zombileştirdi mi?
Bu bir insan. Acımı korkusuzca taşıyanlardan biri. Ben zombiye dönüşmedim. Yaşayabildiğime seviniyorum.
Çıldırmışsın, diye fısıldar Vildan. Sadece çılgınsın.
Belki. Ama bu benim seçimim.
Ertesi gün, hiçbir veda olmadan giderler. İlayda iskelede, çıplak ayaklarıyla bal mumu kavanozu tutar. Aylin yanına oturur.
Nasıl hissediyorsun?
Kökleri sökülmüş bir ağaç gibi, ama yeni kökler çıkıyor.
Harikasın. Öğ




