ALACAKARANLIĞIN BEKÇİSİ

ALACAKARANLIĞIN BEKÇİSİ

Adım Emre, ama bu köyde herkes bana Emre Amca der. Yetmiş iki yaşındayım ve benim gibi yaşlı adamların hayatı, bir dizi rutin ve hatıradan ibarettir. Tek başıma yaşıyorum, ormanın kenarındaki ahşap bir evde, Rizenin sisli dağlarında. Rüzgâr çamların arasından geçerken eski bir türkü gibi inler. Beş yıl önce, bir kış sabahı, sessizce gitti eşim, Ayşe. O günden beri zaman daha ağır ilerliyor, geceler daha soğuk.

Çocuklarım uzaklara gitti, kendi hayallerinin peşinde. Başta ara sıra ararlardı, sonra mesajlar seyreldi, en sonunda sessizlik çöktü. Onları suçlamıyorum; hayat böyledir, geriye bakmadan akar gider. İnsan, yoklukları da bir manzaranın parçası gibi kabullenmeyi öğrenir. Yine de bazı günler, yalnızlık omuzlarıma çöken ağır bir palto gibi hissettiriyor kendini.

Evim basit, her adımda gıcırdayan, bir zamanlar içinde yaşayan seslerin yankısını taşıyan bir yer. Ayşenin özenle baktığı bahçe şimdi vahşi bir toprak; otlar ve yabani çiçekler güneş için birbirini eziyor. Akşamüstleri, ellerimde bir fincan çayla verandaya oturup ormanın yavaş yavaş karardığını seyretmeyi severim. Biraz sonra gözlerimi kapatır, kuşların şarkısını, rüzgârın fısıltısını, uzaktan bir köpeğin havlamasını dinlerim.

İşte böyle bir akşam, hava ıslak toprak kokuyor ve gökyüzü turuncuya boyanmışken, onu ilk kez gördüm: tilkiyi. Zayıf, tüyleri karışık, kaburgaları belirgin, burnu çamur içinde bir hayvandı. Çöp torbalarını karıştırıyor, sanki yakalanmaktan korkuyormuş gibi temkinli hareketlerle. Uzaktan seyrettim, hiç ses çıkarmadan. Korkmadım, kızmadım, sadece garip bir merak sardı içimi.

Kovmadım. Aksine, o akşam yemeğimi hazırlarken bir parça ekmek ve biraz artık eti bahçenin kenarına, onu gördüğüm yere bıraktım. Yatarken acaba geri gelecek mi diye düşündüm. Ve geldi. Ertesi gün, sonraki gün, bir daha ki gün de. Her akşam, güneş batıp soğuk pencerelerden sızmaya başladığında, tilki sessizce belirir, evin birkaç metre ötesine oturur ve kendine ayrılan payı beklerdi.

Başta konuşmazdıktabii tilkiler konuşmaz, benim de söyleyecek pek bir şeyim yoktu. Ama zamanla ona da anlatmaya başladım. Basit şeyler: havanın nasıl olduğunu, dün gece ne rüya gördüğümü, o gün en çok nemin ağrıdığını Beni sessizce dinlerdi, o derin, sarı gözleriylene yargılar ne sorardı. Yavaşça yerdi, gözlerini benden ayırmadan, sonra karanlıkta kaybolurdu, bir gölge gibi.

Böylece ritüelimiz doğdu. Her akşam, yiyeceği çimlerin üstüne koyduğumda, ona ömürlük bir dostla konuşur gibi konuşurdum. Varlığının bana iyi geldiğini fark ettim. Artık o kadar yalnız hissetmiyordum; birisi benim küçük ikramımı bekliyordu, o kısa anı paylaşacak biri vardı. Bahçeye daha çok çıkmaya başladım, biraz otları temizledim, dökülen yaprakları topladım. Sanki ikimiz birbirimize ihtiyaç duyuyorduk.

Bir gece, kış şiddetle bastırdı. Rüzgâr kükrüyor, yağmur çatıyı yerinden sökecekmiş gibi dövüyordu. Pencereyi sabitlemek için bahçeye çıktım, bir anlık dalgınlıkla kaydım ve yere düştüm. Bacağımda keskin bir ağrı hissettim, kalkamayacağımı anladım. Cebimdeki telefon çekmiyordu. Yardım için bağırdım, ama sadece rüzgâr cevap verdi.

Soğuk kemiklerime işliyordu. Titriyordumsadece acıdan değil, korkudan da. Bunun son gecem olacağını, beni çok geç olana kadar kimsenin bulamayacağını düşündüm. Gözlerimi kapadım ve dua ettimkendim için değil, çocuklarım için, haber aldıklarında suçluluk duymasınlar diye.

Sonra hissettim onu. Hafif bir sıcaklık, yanımda bir varlık. Gözlerimi açtım ve tilkiyi gördüm, bacağıma burnunu dayamış, yanımda oturuyordu. Gölgede kalmadı, kaçmadı. Orada durdu, sessiz, yavaş nefes alıyordu, sanki bana ihtiyacım olduğunu biliyormuş gibi. Başka bir şey yapmadı, sadece yanımda kaldı. Onun sıcak nefesi ve sakin bakışları bana güç verdi.

Saatler mi geçti, dakikalar mı, bilmiyorum. Sonunda zorlukla doğrulabildim. Tilki, iyi olduğumu anlayana kadar kıpırdamadı. Eve girdiğimde, onu her zamanki gibi sessizce ağaçların arasında kaybolurken gördüm. O gece, sobaya yaklaşıp battaniyeye sarılırken, aramızda bir şeylerin değiştiğini hissettim. O artık sadece karnını doyurmaya gelen bir hayvan değildi, ben de teselli arayan yalnız bir ihtiyar değildim. Bir şekilde, yol arkadaşı olmuştuk.

O günden beri artık “tek başıma yaşıyorum” demiyorum. Her akşam yiyeceği çimlere koyduğumda, ona ömürlük bir dostla konuşur gibi konuşuyorum. Diyorum ki: “Sen benim evcil hayvanım değilsin. Sen benim misafirimsin.” Ve bu, günlerini kimsesiz geçiren biri için her şeyi değiştiriyor.

Zamanla sağlığım düzeldi. Bahçeye daha çok çıktım, ormanda yürüyüşlere başladım, sabah havasını içime çektim. Gecenin gelmesini dört gözle bekler oldumkaranlıktan korktuğum için değil, bir yerlerden iki sarı gözün parlayacağını ve benimle akşam yemeğ

Rate article
Lifequest
ALACAKARANLIĞIN BEKÇİSİ