Mahallenin en fakir kadını olan Ayşe Teyze, bir sabah kanal kenarında bira kutuları toplarken yerde bir deri çanta buldu. İçini açınca kalın bir para desteği gördü; şöyle bir saydığında yaklaşık 300 bin lira vardı. Hayatında hiç bu kadar parayı elinde tutmamıştı. Elleri titriyor, kalbi hızla çarpıyordu. Ama “emanete hıyanet olmaz” diyerek dikkatle paketleyip koşarak bölgenin en zengin kereste fabrikatörü olan Hüsnü Bey’in evine gitti.
Hüsnü Bey parayı hızla saydı ve kaşlarını çattı:
“Nasıl 300 bin? Bu çantada 400 binden fazla vardı. Gerisi nerede? Eksik olanı hemen getir!”
Ayşe Teyze donup kaldı, kekeledi ama Hüsnü Bey eksik parayı ısrarla istiyordu. Hırsız damgası yememek için dişini sıkıp bankadan acilen 100 bin lira kredi çekerek “tamamlamak” zorunda kaldı. Mahallede dedikodular başladı: Kimi onu savundu, kimi şüpheyle baktı.
Üç gün sonra, sabahın erken saatlerinde gürültüyle herkes sokağa döküldü. Ayşe Teyze’nin evinin önünde kapıları açık, içi hediyeler, beyaz eşyalar ve para dolu zarflarla dolu 10 parlak araba duruyordu. Arabalardan birinden takım elbiseli, gözleri nemli bir adam indi:
“Anne! Seni 20 yıldır arıyorum… Beni terk edildiğimde alıp büyüttüğün o çocuğum. Bugün sana minnettarlığımı göstermek için geldim.”
Konuşmasını bitirir bitirmez arkasında bir başka figür belirdi: Hüsnü Bey, sararmış bir yüzle titreyerek duruyordu. Adam ona anlam dolu bir gülümsemeyle baktı:
“Beni hatırladınız mı?” diye yavaşça sordu, her kelimesi kurşun gibi düşerek. “Yıllar önce, beni kucağında taşıyan bu kadına, ailesinden kalan toprakları zorla aldınız ve onu kanal kenarındaki kulübeye mahkûm ettiniz.”
Mahallelinin fısıltıları sokak boyunca yayıldı, herkesin bakışları öfke ve şaşkınlıkla Hüsnü Bey’e çevrildi.
Adam tekrar Ayşe Teyze’ye döndü, gözlerinde şefkat vardı:
“Anne… Artık başarılı biriyim ve bir daha asla sıkıntı çekmeyeceksin. Bu arabalardaki her şey senin. Sana şehrin en güzel semtinde yeni bir ev de aldım, taşınmaya hazır.”
Gözleri yaşlı Ayşe Teyze, bebekken büyüttüğü evladının yüzünü okşadı.
Sonra adam Hüsnü Bey’e döndü:
“Sizin borcunuz parayla değil, namusla. Üç gün önce annemi hırsızlıkla suçlayıp bankadan 100 bin lira borç almaya zorladınız. Ben o borcu bankadan satın aldım. Şimdi borçlu olan sizsiniz.”
Hüsnü Bey’in adının yazılı olduğu, yüksek faizli borç senedini gösterdi. Hüsnü Bey’in yüzü bembeyaz oldu, dizlerinin bağı çözüldü.
“Paramı istemiyorum,” dedi adam sertçe. “Mahalleyi tek tek dolaşıp annemin hakkını teslim edecek ve herkesin önünde özür dileyeceksiniz.”
Hüsnü Bey başını öne eğdi. İlk kez, güçlü kereste fabrikatörü kalabalığın önünde titriyordu.
Tam o sıra Ayşe Teyze’nin yumuşak ama kararlı sesi duyuldu:
“Bana bir şey geri vermene gerek yok. Sadece şunu unutma: Para kazanılır, ama şeref kaybedilirse, onu geri almanın yolu yoktur.”
Sözleri sokağı sessizliğe boğdu. Hüsnü Bey olduğu yerde donakalırken, adam annesinin elini tutup evine götürdü, mahallenin alkışları arasında…
O günden sonra Ayşe Teyze’nin bahçesi hep kahkahalarla, taze yemek kokularıyla ve lüks arabalarla doldu. Çünkü iyiliğin değeri asla kaybolmaz.




