Şehir karanlık gölgelerle sarılıydı, ağır bir sessizlik içinde nefes alıyordu, sadece ara sıra duyulan ambulans sirenleri bu sessizliği bozuyordu. Şehir hastanesinin koridorlarında, başkalarının acılarının yankıları saklıydı, dışarıdaki fırtınaya rağmen içeride de bir kasırga esiyordu. O gece sadece gergin değil, adeta patlamaya hazırdı, sanki kader, hayatın bekçilerini sınıyordu.
Ameliyathanede, cerrahi lambaların soğuk ışığı altında, yirmi yıllık tecrübesiyle yüzlerce hayat kurtarmış olan Dr. Emre Arslan, masanın başında mücadele ediyordu. Üç saattir hiç durmadan çalışıyordu, hareketleri saat gibi dakik, bakışları ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi okuyor gibiydi. İşinin ağırlığı omuzlarında hissediliyordu ama biliyordu ki zayıflık, kendisine yakışmayan bir lükstü. Alnındaki teri elinin tersiyle sildi, dikkatini dağıtmamaya çalışıyordu. Yanında, gölge gibi duran genç hemşire Elif, titizlikle aletleri uzatıyordu, adeta umut taşıyordu.
“Dikiş,” diye fısıldadı Emre, sesi kaderle pazarlık eden bir komutan gibiydi.
Ameliyat bitmek üzereydi. Biraz daha ve hasta güvende olacaktı. Tam o sırada, ameliyathane kapısı gürültüyle açıldı. Baş hemşire Leyla, nefes nefese, yüzünde derin bir endişeyle içeri girdi.
“Emre Bey! Acil! Baygın bir kadın getirdiler, çok sayıda morluk var, iç kanama şüphesi!”
Emre hiç tereddüt etmedi. Asistanına döndü:
“Burada işi bitirin,” dedi ve eldivenlerini çıkardı.
“Elif, benimle gel!”
Acil serviste tam bir kaos hakimdi. Çığlıklar, ayak sesleri, metalik sesler ve antiseptik kokusu havayı dolduruyordu. Sedyenin üzerinde, kırık bir bebek gibi, otuzlu yaşlarda bir kadın yatıyordu. Yüzü ölü gibi solgundu, vücudu morluklarla kaplıydı, sanki biri soğukkanlılıkla onu acıyla işaretlemişti. Emre ona yaklaştı, gözleri bir dedektif gibi her detayı tarıyordu.
“Hemen ameliyata! Kan grubunu belirleyin, serum takın, yoğun bakımı haberdar edin!”
“Kim getirdi?” diye sordu Emre, gözlerini kadından ayırmadan.
“Kocası,” dedi hemşire. “Merdivenlerden düştüğünü söylüyor.”
Emre hafifçe burun kıvırdı. Gözlerinde şüphe vardı. Merdivenler böyle izler bırakmazdı. Kadının vücudunu inceledi, eski morluklar, kaburgalarında iyileşmekte olan kırıklar… Bunlar kaza değildi. Sonra bileklerindeki garip, simetrik yanıklar dikkat çekti. Sanki biri onları bilerek sıcak bir yere bastırmıştı. Ve sonra başka bir şey daha gördü: karnında ince, bıçak izleri gibi duran çizgiler. Bunlar işkence izleriydi.
Yarım saat sonra kadın ameliyat masasındaydı. Emre bir makine gibi çalışıyordu ama yüreğiyle. Kanamayı durdurdu, hasarlı dokuları onardı, ölümle savaştı. Sonra birden durdu. İzlerin arasında bir şey daha vardı: sadece yara izleri değil, deriye kazınmış yazılar. Sanki biri onun kimliğini silmek istemişti.
“Elif,” dedi alçak sesle, “işimiz bitince kocasını bul. Polisi çağır, sessizce.”
“Ama…”
“Bizim işimiz hayat kurtarmak,” diye kesip attı Emre. “Bu yaralar kaza değil. Şiddet. Uzun süredir devam eden bir işkence.”
Ameliyat bir saat daha sürdü. Sonunda kadın stabil hale geldi. Hayat kurtulmuştu ama ruh henüz değil.
Ameliyathaneden çıkarken yorgunluk ona çöktü. Koridorda genç bir polis memuru bekliyordu.
“Başkomiser Yılmaz yolda,” dedi. “Ne söyleyebilirsiniz?”
Emre gördüklerini anlattı: iç kanama, dalak yırtığı, onlarca eski yara izi.
“Bu bir düşme değil,” dedi. “Birinin yıllarca ona işkence ettiği belli. Büyük ihtimalle de onu koruması gereken kişi.”
Birkaç dakika sonra Başkomiser Yılmaz geldi. Keskin gözleriyle her detayı okuyor gibiydi.
“Kurbanı tanıyor musunuz?”
“İlk defa görüyorum,” dedi Emre. “Ama biz olmasaydık sabaha çıkamazdı. Vücudu bir işkence haritası gibi.”
Yılmaz sessizce dinledi, sonra bekleme odasına yöneldi. Emre de peşinden gitti, çünkü artık bu hikayenin bir parçası olmuştu.
Be




