İtaatsiz Tabaklar: Üç Günlük Sabır Sınavı.
Mehmet bulaşıkları yıkıyordu. Üç gündür çekiyordu, ama hâlâ bir tabak ya da bardak bile tertemiz değildi. İşten döner dönmez üstünü bile değiştirmeden hemen önlüğünü takıp işe koyuldu. Bir de çorba yapmayı düşünüyordu çünkü gerçek tadını unutmuştu…
Tabaklardaki yemek artıkları öyle yapışmıştı ki suda bekletmek gerekti. Kahve fincanları ise en az on tane. İnsan kendine bir tane yıkamaz mıydı ya? Boğazına bir yumruk oturdu. Karnı acıkmıştı ama buzdolabında birkaç salatalık ve bomboş bir raf dışında hiçbir şey yoktu. Tam o sırada, Emine’nin kek kokusunu hissetti. Evleri her zaman böyle mis gibi kokardı çünkü karısı yemek yapmayı çok severdi. İşten döndüğünde mutfaktan tarçın ya da vanilya kokusu yayılırdı. Mikserin sesi, fırının ısısı…
Ama şimdi Mehmet karısını öyle güzel hatırlıyordu ki… O zamanlar tek gördüğünün mutfak ve çocuklar olduğunu sanıyordu (işi saymazsak). Hep ya çamaşır yıkıyor, ya cam silip halı temizliyordu. Yazın ise mutfak tam bir konserve fabrikasına dönüşürdü. Mehmet bir türlü kavanozları bodruma taşıyamıyordu.
Bir akşam işten döndüğünde, Emine her zamanki gibi mutfakta bir şeyler kaynatıyordu ve kötü bir alışkanlığı olan masanın kenarına oturup televizyondaki bir konseri izlerken elma soyuyordu.
“Seninle ayrılıyorum,” dedi Mehmet inanılmaz bir sakinlikle, selam bile vermeden.
Karısı irkildi ama başını çevirmedi.
“Başka bir kadın var,” diye açıkladı. “Onu seviyorum ve artık sana yalan söyleyemem.”
Emine bıçağı bıraktı, yavaşça buhar ve habere kızarmış yüzüyle kocasına döndü ve usulca, boyun eğerek:
“Bir tane sarma al, yoksa hepsini bitiremeyiz,” dedi.
Mehmet elbette o sarmayı almadı, her ne kadar cevizli ve üzümlü olanları çok sevse de… En gerekli eşyalarını toplayıp hiç Emine’ye benzemeyen o kadının yanına gitti. O kadın asla Emine gibi kot pantolon giymezdi; hep mini etekler ve elbiselerle dolaşırdı. Spor ayakkabılar yerine hep topukluları tercih ederdi. Güzellik salonuna giderken, sanki önemli bir iş toplantısına gidiyormuş gibi bir hava takınırdı. Ve bütün dünya beklemek zorundaydı.
Emine ise hiç salona gitmezdi. Alışveriş merkezlerinde ya da pazarda gezmeyi sevmezdi. Alacakları olsa, listesini yapar, gider ve hemen dönerdi. Parlak kadın dergileri okumaz, kahve içmez, saçını boyatmaz, spor yapmazdı. Ama her zaman bakımlı, zarif ve inceydi. Dar kot pantolonları ve kısa bluzlarıyla, topuz saçıyla bir öğrenci gibi görünürdü.
Mehmet yanında “gerçek bir kadın” görmek istemişti. Ve kendine Aslı’yı buldu. Şimdi ütü yapıyor, yemek pişiriyor, bulaşık yıkıyor. Geceleri ise Emine’nin sarmalarını ve keklerini görüyor rüyalarında. Rüyalar vanilya kokuyor ve Emine’nin kahkahası çınlıyor…
Mutfakta düzeni sağladıktan sonra Mehmet salona geçti. Kanepede Aslı, şık bir pozda dirseklerine dayanmış yatıyordu. Önünde bir dergi, yanında ise üç kahve fincanı vardı.
“Ne harika bir adamsın benim tavşanım! Sensiz ne yapardım?” dedi karısı tiz bir sesle, kollarını Mehmet’e uzatarak.
“Yeni manikürden geldim. Çok yoruldum! Bak, harika oldu değil mi? Kendi tırnaklarım, görüyor musun? Gel, canım, sarılayım sana…”
Mehmet’in siniri tepesine çıktı. “Sanırım açlıktan,” diye düşündü ve mutfağa gidip patates soymaya başladı…




