“Artık yaşlı bir kadınsın, oğlumuzun genç, dinamik bir anneye ihtiyacı var, bir nineye değil! Ben gidiyorum ve çocuğu da alıyorum!” diye hışırdadı kocası.
O akşam olanları Leyla rüyasında bile göremezdi. Kocası Cem, buz gibi bir ifadeyle karşısında duruyordu ve sessiz apartman dairesine attığı bu sözler, gök gürültüsü gibi çarpmıştı yüreğine. Kollarında sıkı sıkı tuttuğu küçük oğlu Can, onun için karanlıktaki bir ışık gibiydi. Çocuğun nefes alışını hissediyor, minik bedeninin gerildiğini fark ediyordu sanki henüz konuşamasa da olan biteni anlıyor gibiydi.
Can sadece bir çocuk değildi. Bir mucizeydi. Leylanın yıllarca dua ettiği, otuz sekiz yaşında kavuştuğu mucize. Doktorlar yaşının riskli olduğunu söylemiş, ama o vazgeçmemişti. Cem hamileliği öğrendiğinde gözleri düğün günündeki gibi parlamış, onu sevgiye, lükse boğmuştu. “Artık ailemiz tam olacak,” demişti. Her hafta ultrasona götürüyor, organik ürünler alıyor, en iyi doktorlara danışıyordu. Mutlu görünüyordu.
Doğum zor, ama sağlıklı geçti. Hastaneden çıkarken Cemin davranışları tuhaftı. Soğuk, mesafeliydi. Sarılmamış, sadece “Hadi gidelim” demişti. Leyla bunu yorgunluğa verdi. Ama içinde bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyordu. Zamanla Cem yeniden ilgilenmeye başladı, çocuğun yanında saatler geçiriyor, geceleri yardım ediyordu. Leyla rahatlamıştı.
Dokuz ay geçti. Can büyüdü, gülücükler saçıyordu. Anne sütüne devam ediyordu, doktorun tavsiyesiydi. Ta ki bir akşam Cem sert bir tonda, “Artık kes şunu! Oğlum, bir buçuk yaşında hâlâ meme emiyor, bu normal değil!” diyene kadar.
Sonrası daha kötüydü. Cem giderek soğuyordu. Bakışları uzak, sözleri kısaydı. Çiçekler, hediyeler kesilmişti. Sonra bir gün bomba patladı.
“Artık yaşlısın,” dedi ceketini çıkarırken. “Cana genç, enerjik bir anne lazım. Sen değil. Ben gidiyorum. Oğlumu da alıyorum. Yeni bir kadın var. Ona gerçek bir anne olacak. Senin görevin bittidoğurdun. Daire senin kalsın. Boşanacağız sessizce.”
Leyla donakaldı. Kalbi hızla çarpıyordu. “Şaka mı bu?” diye fısıldadı.
“Şaka değil,” dedi buz gibi. “O daha güzel, daha genç. En önemlisi, o anne olmak istiyor. Sen? İş bile bulamazsın. Ne zaman kendin için bir adım attın?”
Leylanın içi parçalanıyordu. “Oğlumu vermeyeceğim,” dedi titreyerek.
“Tartışmıyorum,” diye kesti Cem. “İyi niyetle olmazsa, seni sokağa atarım. Nereye gidersin? Kardeşinin yanına mı? Fakirliğe mi? Ben Cana en iyi okulları, gezileri sunarım. Sen ne verebilirsin?”
Haklıydı. Cem mahkemede çalışıyordu. Bağlantıları vardı.
O gece Leyla uyuyamadı. Canın yatağı başında oturdu, saçlarını okşadı. Ama polis kapıya dayandığında her şey değişti.
“Çocuğa kötü muamele ve alkol kullanımından gözaltına alınıyorsunuz,” dedi polis.
Leyla şoktaydı. İçmediği halde. Ama Cem arkalarında duruyordu, taş gibiydi.
“Çocuk benimle kalacak,” dedi.
Üç gün gözaltında kaldı. Serbest bırakıldığında daire bomboştu.
Cem o akşam geldi. “Kimin güçlü olduğunu gördün,” dedi. “Bir şey yapmaya kalkarsan, hapse atarım seni.”
“Korkunç bir insansın,” diye fısıldadı Leyla. “O kadın Canı asla benim gibi sevemez. Onun ilk çığlığını duymadı, kokusunu bilmiyor”
“O şimdiden onu oğlu gibi seviyor,” diye kesti Cem. “Sen ise sadece yaşlı bir kadınsın.”
Kapıyı çarparak çıktı. Leyla yere çöktü. Ağladı. Sonra ayağa kalktı. Savaşacaktı.
Kardeşine anlattı. “Cemin bağlantıları varsa, tek başına bir şey yapamazsın,” dedi eniştesi.
Boşanma davası başladı. Ama duruşma ertelendiCem kazada ağır yaralanmıştı.
Leyla hastaneye koştu. İçeri alınmadı. O gece kapı çaldı.
Genç bir kız, Canı kucağına verdi. “Alın,” dedi tiksinerek. “Kocanız da sizin olsun. Artık sakat. Ben böyle bir hayata razı değilim.”
Leyla oğluna sarıldı. Ağladı. “Bir daha bırakmayacağım,” diye mırıldandı.
Ama biliyorduCem pes etmezdi.
Bir karar verdi. Köyde öğretmenlik. Uzak, sakin bir yer. Orada onları bulamazdı. Orada Can güvende olurdu.
Cemi son kez hastanede ziyaret etti. Tekerlekli sandalyede, bitkindi.
“Leyla… gitme,” diye inledi. “Yanlış yaptım. Pişmanım”
Leyla ona baktı. Artık sevmiyordu.
“Gidiyoruz,” dedi sertçe. “Oğlumu asla bırakmayacağım. Sen kendine bile bakamazsın. Daire senin. Belki bir gün toparlanırsın. Ama ben yanında olmayacağım.”
Cem bağırdı, küfretti. Ama boşunaydı.
Leyla köye yerleşti. Sabahları horoz sesleriyle uyanıyordu. Can koşuyor, gülüyordu.
Cem ise yalnız kaldı. Tekerlekli sandalyede. Acıyla. Hep aynı soruyla:
“Neden kalmadı?”
Cevabı asla anlamadı.
İhanet sadece gitmek değildi. Bir annenin yüreğinden evladını almaya çalışmaktı.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



