Üçüzlerimiz aynı şekilde büyütüldü, ta ki bir gün birinin bilmemesi gereken şeyleri söylemeye başlamasına kadar. Bir çocuk, başka kimsenin hatırlamadığı anıları anlatmaya başladığında, bir aile gerçekliğin kendisini sorgulamak zorunda kalır.
Başlarda, üç küçüğümüzü ayırt etmek için renkli kurdeleler takmamız gerektiğine şaka yapardık. Önce bir şakaydı, sonra daha fazlası oldu. Her birinin aynı narin gülüşü, aynı küçük elleri vardı. Onları şöyle ayırt ederdik: Mavi kurdeleli Can, kırmızı kurdeleli Deniz, turkuaz kurdeleli Emir. Kelimeleri birbirine karışırdı, sanki üç ses tek bir zihne aitmiş gibi.
Onları büyütmek, tek bir ruhun üç bedene bölünmüş gibi hissettiriyordu.
Ama bir gün, bu uyum bozuldu. Emir ağlayarak uyanmaya başladı. Korktuğu rüyalar değildi, sarsıldığı şey anılarıydıhiçbirimizin sahip olmadığı anılar.
“Kırmızı panjurlu evi hatırlıyor musun?”
Hiç öyle bir yerde yaşamadık.
“Bayan Kaya nerede? Onun hep nane şekerleri olurdu.”
Hayatımıza böyle biri hiç girmedi.
“Babamın arabası yeşil olan, arkası bozuk olan?”
Yüreğim sıkıştı. Hiç öyle bir arabamız olmamıştı.
Başta gülüp geçtik, hayal ürünü sandık. Çocuklar hiç yoktan canavarlar, krallıklar, hayali arkadaşlar yaratır. Ama Emirin anlattıkları tuhaf bir ciddiyet taşıyordu. O gizemli evin eskizleriyle sayfalar doldu: tuğlaların üzerinde sarmaşık, düzgün sıralanmış laleler, kocaman kırmızı bir kapı. Can ve Deniz bunları görmezden geliyordu, ama Emir o görüntüye bağlıydı, sanki yüreğine kazınmış gibi.
Bir sabah, onu garajda eski kutuları karıştırırken bulduk.
“Eldivenimi arıyorum.”
“Sen beyzbol oynamıyorsun ki,” diye fısıldadım.
“Oynardım düşmeden önce.”
Eli boynuna gitti. Bir acı anısı, rüya değil.
Yanıtlar aradık. Çocuk doktorumuz Dr. Yılmaz, bize alışılmadık bellek modelleri uzmanı önerdi. Dr. Ayşe Güneş onu şefkatle karşıladı.
“Anlattıkları bazıları buna geçmiş yaşam anıları der.”
İnanmakta zorlandık ama araştırmaya başladık. Hiç gitmedikleri yerleri hatırlayan, öğrenmedikleri dilleri konuşan çocukların hikayeleri çıkıyordu ortaya. Bir isim sıkça geçiyordu: Dr. Sibel Arslan.
Bir gün telefon görüşmesinde Emir yavaşça bir çocuktan bahsettiKeremİzmirde yaşamış ve genç yaşta bir düşüş sonucu ölmüş. Haftalar sonra belgeler doğruladı: Kerem Demir, yedi yaşında, İzmir, 1997. Bir fotoğraf çıktı, benzerlik şaşırtıcıydı.
Korkumuzu Emirle paylaşmadık. Onu sıkıca tutup, şaşkınlık ve acıyla sessizce yüzleştik. O gece, ev uyurken, eşim Leyla ve ben uyanık kaldık, bunun ne anlama gelebileceğini sorguladık. Sabah, Emir fısıldadı:
“Sanırım yeterince hatırladım.”
O andan itibaren çizimler durdu. Tuhaf anılar kayboldu, yerini sadece bir çocuğun yaratabileceği oyunlara, kahkahalara, hikayelere bıraktı. Aylar sonra, açıklamasız bir mektup geldiiçinde kırmızı kapılı bir evin fotoğrafı vardı, “Bayan Kaya” imzalı. Emir ona küçük bir gülümsemeyle baktı:
“Topumu burada unutmuşum.”
Şimdi on beş yaşında olan Emir sakin ve düşünceli. Bir zamanlar anlattığı o çocuktan nadiren bahseder, ama biz değişmez bir şey öğrendik: Bazı çocuklar zaten yazılmış hikayelerle gelir. Bizim görevimiz dinlemek, sevmek ve açıklayamadığımız şeyleri kabullenmektir. Emir bize gösterdi ki, en tuhaf anılar bile huzur getirebilir.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



