Annemizi gömümeden üç hafta geçmedi, kardeşim evin değerlemesini yaptırmak için evi değerlendirmeye çağırdı.

Anneden üç hafta sonra toprağa verdik bile, kardeşim Mert ise şimdiden evin değerini ölçmeye gelen emlakçıyı aramış.

Anne babamızın İzmirin küçük bir kasabasındaki evinin bahçesinde olgunlaşmış elmalar birer birer düşüyor, toprağa sessizce çarpıyordu. 1970lerden kalma, iki odalı, tahta balkonlu bu eski ev, çocukluğumuzdan beri sanki biraz daha küçülmüş gibiydi. Ama yaklaşık 1000 metrekarelik arsa, birden bire benimle kardeşim Mert arasındaki en değerli pazarlık konusu haline gelmişti.

“Esra, biraz mantıklı olalım,” diyordu telefonun diğer ucunda bana bir gün önce. “Sen İstanbuldasın, ben Ankaradayım. İkimiz de buraya taşınamayız. Bu evi boş tutmanın anlamı var mı? Satıp parayı bölüşsek daha iyi.”

Mantığı kusursuzdu, soğuk ve hesaplı, tıpkı Mertin her zaman olduğu gibi. Satış, rasyonel çözümdü. Ama yürümeyi öğrendiğin, ilk ağacını diktiğin, anne babanın bir ömür geçirdiği yere nasıl fiyat biçebilirsin ki?

Mutfaktaki masada, üzeri solmuş çiçek desenli bir örtüyle kaplı, eski bir fotoğraf albümünü karıştırıyordum. Beş yıl önce kaybettiğimiz babam, 80lerdeki bir yaz günü kabarık bıyığının altından gülümsüyordu. Yanında annem, bir sepet vişne tutuyor, o an öyle genç görünüyordu ki, daha hiç öyle genç olmamıştım ben.

Telefonum titreşti. Mertti.

“Bir emlakçıyla görüştüm. Ev ve arsa için 2.5 milyon TL isteyebileceğimizi söyledi. İyi bir fiyat, Esra. Düşünsene, bu paranın yarısı senin olsa neler yapabilirsin?”

“Düşünmem lazım, Mert. Benim için kolay bir karar değil bu.”

“Ne var düşünecek? Ev bomboş duruyor, günden güne kötüleşiyor. Senin de benim de gelip bakacak vaktimiz yok. Böyle bırakmak sorumsuzluk.”

Haklıydı, tabii ki. Hayatım İstanbuldaydı, eşimle, çocuklarla, şirketteki işimle. İzmire yılda ancak iki üç kez geliyordum, son yıllarda ise sadece annemin hastalığında ona bakmak için. Mert daha da seyrek uğruyordu; Ankaradaki yoğun avukatlık hayatı hep öncelikliydi.

O akşam, tuğla sobaya odun atıp annemin eşyalarını ayıklamaya başladım. Basit ama özenle katlanmış kıyafetleri. “Özel günler” için saklanan porselen çay takımı. Bir bisküvi kutusunda biriktirdiği el yazısı tarifler. Her eşya sanki onun varlığını hâlâ taşıyordu.

Eşyaların arasında sararmış bir zarf buldum. İçinde evin tapusu ve “Sevgili Çocuklarıma” yazılı yarım kalmış bir mektup vardı. Annemin düzenli, titiz el yazısı bir sayfayı dolduruyordu:

“Sevgili çocuklar, bunu okuduğunuzda ben muhtemelen aramızda olmayacağım. Bu ev, benim ve babanızın bütün hayatıydı. Sizi burada büyüttük, burada güldük, burada ağladık, burada yaşlandık. Hiç büyük ya da lüks olmadı, ama hep sevgiyle doluydu. Şimdi sizin hayatlarınız uzaklarda, belki bu ev size sadece bir yük gibi geliyor. Ama bir karar vermeden önce şunu hatırlamanızı istiyorum ki…”

Mektup aniden kesiliyordu, sanki annem doğru kelimeleri bulamamış ya da zamanı yetmemiş gibi.

Ertesi sabah, Mert yeni arabasıyla kapıya dayandı. Onu evin eşiğinden izlerken, bu yerle ne kadar yabancı göründüğünü fark ettim. Pahalı takım elbisesi, çocukken çıplak ayakla koştuğumuz bahçenin sadeliğine uymuyordu.

“Emlakçının sözleşmesini getirdim,” dedi, selam bile vermeden.

Bir şey demeden bulduğum mektubu uzattım. Sessizce okudu, yüz ifadesi belli belirsiz değişti.

“Yarım kalmış,” dedi.

“Evet, tıpkı bu evle ilgili konuşmamız gibi.”

Bahçeye çıktık, düşmüş elmaların ve annemin son günlerine kadar özenle baktığı sebze tarhlarının arasında. Evin arkasındaki küçük meyve ağaçlarının olduğu yer, babanın bize yaptığı salıncağı hatırlatıyordu.

“Salıncakta kavga edip ikimizin de düştüğümüz günü hatırlıyor musun?” diye sordum. “Kolumu kırmıştım.”

Yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. “Baba seni kucağına alıp, ben de arkadan pedal çevirerek ağlaya ağlaya hastaneye götürmüştü.”

Beklenmedik şekilde ikimiz de gülmeye başladık. Çocukluğumuzdan koca bir sandık dolusu unuttuğumuz anı canlanıyordu birden. Babamın ellinci yaş günü hazırladığımız sürpriz partide pastanın masadan kaydığı an. Mertin ilk kez babamın yaptığı şarapla sarhoş olduğu akşam. Kış geceleri dördümüzün sobaya toplandığı o sessiz anlar…

Birkaç saat süren bu anılardan sonra Mert ayağa kalkıp etrafa baktı, sanki evi ilk kez görüyormuş gibi.

“Ya satmasak?” dedi birdenbire.

Şaşırmıştım. “Ama sorumsuzluk dedin.”

“Evet, harap olmaya bırakırsak öyle olur. Ama onarırsak? Çocuklarımızı tatillerde getirebileceğimiz, bayramlarda buluşabileceğimiz bir yer olur. Ailemize ait kalan bir yer.”

Önerisi beni şaşırtmıştı. Mantıkçı, hesapçı Mert, evi duygusal nedenlerle tutmayı mı öneriyordu?

“Para, zaman, emek gerektirir,” dedim.

“İkimiz de bunu karşılayabiliriz. Belki çocuklarımızın geleceğine yatırım yaptığımız kadar köklerimize de yatırım yapmanın zamanSonraki aylarda, evi birlikte yeniledik, eski hatıraları onarırken yeni anılar biriktirdik ve o bahçedeki elma ağaçlarının altında, çocuklarımızın da tıpkı bizim gibi kahkahalarla koştuğunu gördük.

Rate article
Lifequest
Annemizi gömümeden üç hafta geçmedi, kardeşim evin değerlemesini yaptırmak için evi değerlendirmeye çağırdı.