Barınaktaki köpeğin gözleri yaşlarla dolduğu an, yabancıda eski sahibini tanıdı. Bu, sonsuzluk kadar beklemiş gibi hissettiği bir karşılaşmaydı.
Hayvan barınağının en uzak, en karanlık köşesinde, floresan ışığının bile isteksiz ve cılız düştüğü bir yerde, ince ve yıpranmış bir battaniyenin üzerinde kıvrılmış bir köpek yatıyordu. Bir zamanlar güçlü ve dik duran bir Alman kurt köpeği, şimdi ise gölgesi kadar soluk. Kalın tüyleri, bir zamanlar ırkının gururu, şimdi dağınık, yara izleriyle dolu ve kül rengine dönüşmüştü. Kaburgaları derisinin altında korkunç bir şekilde belirgin, açlığın ve yoksunluğun sessiz tanığıydı. Yılların yorgunluğuyla kalpleri sertleşmiş ama taş kesilmemiş gönüllüler ona “Gölge” adını takmışlardı.
Bu isim sadece koyu rengi ve en loş köşelere saklanma alışkanlığı yüzünden değildi. Gerçekten de bir gölge gibiydi sessiz, neredeyse görünmez, kendi isteğiyle yalnızlığa gömülmüştü. İnsanları görünce parmaklıklara atılmaz, havlamalara katılmaz, bir anlık sevgi umuduyla kuyruk sallamazdı. Sadece asil, ağarmış başını kaldırır ve bakardı. Geçen ayaklara, yabancı seslere kulak verir, sonbahar gökyüzü gibi solgun ve dipsiz gözlerinde tek bir kıvılcım yaşardı: Acı dolu, tükenmiş bir beklenti.
Günler geçtikçe barınağa neşeli aileler akın etti çocukların kahkahaları, yetişkinlerin dikkatli bakışları arasında daha genç, daha güzel, “daha akıllı” bir dost arıyorlardı. Ama Gölge’nin kafesine yaklaşan her sevinç sönerdi. Yetişkinler, onun cılız bedenine ve sönük bakışlarına acıyarak ya da iğrenerek bakıp hızla geçer, çocuklar ise içgüdüsel olarak ondan yayılan derin, eski hüznü hissedip susarlardı. O, bir ihanetin canlı hatırasıydı kendisi unutmuş gibi görünse de ruhuna kazınmış bir yara.
Geceler en zor zamanlardı. Barınak endişeli, kesik kesik uykuya dalarken, iç çekişler, havlama çığlıkları ve betona sürtünen tırnak sesleri arasında Gölge başını patilerine koyar, en sert gece nöbetçilerinin bile yüreğini burkan bir ses çıkarırdı. Bu bir inilti değil, bir ağıt değildi. İnsana benzeyen, derin, uzun bir nefes bir zamanlar koşulsuz sevmiş, şimdi ise bu sevginin yüküyle tükenen bir ruhun çığlığıydı. Bekliyordu. Barınaktaki herkes bunu onun gözlerinden anlıyordu. Geri döneceğine artık inanmadığı biri için bekliyordu.
O kader sabahı, soğuk ve inatçı bir sonbahar yağmuru erken saatlerden beri bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Barınağın teneke çatısında monoton bir tıkırtıyla vuruyor, zaten kasvetli olan günün renklerini silip süpürüyordu. Kapanış saatine bir saat kala, nemli ve keskin bir rüzgarla birlikte gıcırdayan kapı açıldı. Eşikte bir adam duruyordu. Uzun boylu, hafif kamburu çıkmış, sırılsıklam olmuş eski bir flanel ceket giymiş, su damlaları yıpranmış yer karosuna akıyordu. Yağmur suyu yüzünden aşağı süzülüyor, göz çevresindeki yorgun kırışıklıklara karışıyordu. Orada öylece durdu, sanki bu yerin kırılgan ve hüzünlü atmosferini bozmaktan korkuyordu.
Barınağın sorumlusu, yılların verdiği tecrübeyle bir bakışta kimin ne amaçla geldiğini anlayabilen bir kadın olan **Emine Hanım**, onu fark etti.
“Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu, sesini neredeyse fısıldar gibi alçaltarak, sessizliği bozmamak için.
Adam irkildi, rüyadan uyanmış gibi. Yavaşça ona döndü. Gözleri yorgunluktan ve belki de ağlamadığı gözyaşlarından kızıla çalmıştı.
“Ben… arıyorum…” dedi, sesi paslı bir perde gibi gıcırdıyordu. Duraksadı, cebinden küçük, yıpranmış, nemden şişmiş bir kağıt parçası çıkardı. Elleri titriyordu. Sararmış fotoğrafta, yıllar öncesinden genç haliyle, göz kenarları henüz kırışmamış, dik bakışlı bir adam vardı. Yanında ise gururlu, ışıltılı bir Alman kurt köpeği, akıllı ve sadık gözlerle ona bakıyordu. İkisi de yaz güneşi altında gülümsüyordu.
“Onun adı **Kara**’ydı,” diye fısıldadı adam, parmakları fotoğraftaki köpeğin üzerinde acıyla karışık bir hassasiyetle gezindi. “Ben… onu kaybettim. Yıllar önce. O… o her şeyimdi.”
Emine Hanım’ın içinde bir şey sıkıştı. Başını salladı, sesine güvenemiyordu, eliyle onu takip etmesini işaret etti.
Sonu gelmeyen bir koridorda ilerlediler, havlamalar kulakları sağır ediyordu. Köpekler parmaklıklara atlıyor, kuyruk sallıyor, dikkat çekmeye çalışıyordu. Ama kendisine **Ahmet Bey** olarak tanıtan adam onları görmüyor, duymuyor gibiydi. Gözleri, her kafesi, her köşeye sinmiş bedeni tarıyor, nihayet salonun en sonundaki loş köşeye ulaştı. Orada, alışıldık yarı karanlıkta, Gölge yatıyordu.
Ahmet Bey donup kaldı. Ciğerlerindeki hava bir ıslık gibi dışarı çıktı. Yüzü ölü gibi soldu. Dizlerinin üzerine çöktü, kir ve suyun içinde umursamazca. Parmakları, gerginlikten beyazlaşmış, soğuk demirlere yapıştı. Barınak aniden doğaüstü bir sessizliğe büründü. Sanki tüm köpekler nefeslerini tutmuştu.
Birkaç saniye, sonsuzluk kadar uzun,
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



