**Fedakâr Anne**
Otuz yıl boyunca şafaktan önce kalktım. Binlerce kahvaltı hazırladım, dağlar gibi çamaşır yıkadım, yaraları sarıp gözyaşlarını sildim. Çocuklarım benim evrenimdi, var oluş sebebim. Onlara üniversite parası yetiştirmek için çift mesai yaptım, düğünlerinde takılarımı sattım, iş kurmaları için evi ipotek ettirdim.
“Anne her zaman yanında olacak,” diyordu arkadaşlarım hayranlıkla. Ben de gururla gülümsüyordum, gerçekten güzel bir şey inşa ettiğimi sanarak: koşulsuz sevgiyle bağlı bir aile.
Büyük oğlum Emre, her ay uğrardı. Hep bir ihtiyacı olurdu: çocuklarına bakmam, borç para vermem, haftalık yemek hazırlamam. “Senin gibi kimse yemek yapamıyor anneciğim,” diyerek sarılırdı bana. Ben de eriyip giderdim.
Ortanca kızım Ayşe, kocasıyla her tartıştığında ağlayarak arardı. Onu avutmak, dinlemek için her şeyi bırakırdım. Verdiğim öğütleri hiç dinlemezdi ama, “Beni senden iyi kimse anlamaz,” diye iç çekerdi. Ben de kendimi özel, gerekli hissederdim.
En küçük oğlum Can, 35 yaşında hâlâ benimle yaşıyordu. “Birikim yapıp evleneceğim,” derdi, ben de çamaşırlarını yıkar, yemeklerini pişirirdim. Birikimleri hep oyunlara, gezip tozmaya giderdi.
Her şey hastalandığım gün değişti.
Aptalca bir düşüş, kalça kırığı, iki aylık iyileşme süreci. Yıkanmam, yemek yapmam, alışveriş etmem için yardıma ihtiyacım vardı.
Emre’nin “işleri çoktu”. Ayşe “zor bir dönemden” geçiyordu. Can, hastaneden çıktığım gün “geçici olarak” bir arkadaşına taşındı.
İlk günler bekledim. Mutlaka geleceklerdi, sadece biraz zamana ihtiyaçları vardı. Ama saatler günlere, günler haftalara dönüştü. Aramalar seyreldi, bahaneler çoğaldı.
Bir öğleden sonra, hâlâ güçsüz ellerimle bir kavanozu açmaya çalışırken, bahçeden tanıdık sesler geldi. Üç çocuğum da oradaydı, ama kapıyı çalmamışlardı. Pencereye yaklaştım ve tartıştıklarını duydum.
“Biri annemizin yanında kalmalı,” diyordu Emre.
“Ben yapamam, kendi ailem var,” diye cevap verdi Ayşe.
“O zaman evi satıp huzurevine yerleştirelim,” dedi Can. “Parayı da paylaşırız.”
İçeri girmeden gittiler.
O gece ağlamadım. Yıllar sonra ilk kez kendimi düşündüm. Sadece “anne” olmadan önceki kadını, gömdüğüm hayalleri, onlara zaman ayırabilmek için vazgeçtiğim fırsatları…
Ertesi sabah üç telefon açtım.
Birinci avukata. İkinci emlakçıya. Üçüncü, yıllardır beni ziyarete çağıran yurtdışındaki kız kardeşime.
Evi iki haftada sattım. Parayı sadece kendi adıma yatırdım. Biletimi aldım.
Çocuklarım öğrenince koşarak geldiler. Aylar sonra ilk kez, üçü birden kapımdaydı.
“Bunu bize nasıl yaparsın?” diye bağırdı Emre. “Biz senin ailensin!”
“Sana bu kadar şey yaptıktan sonra,” diye hıçkırdı Ayşe.
“Ya biz ne olacağız?” diye sordu Can. “Bayramlarda nereye gideceğiz?”
Sessizce baktım onlara. Bir zamanlar bütün dünyam olan bu insanlar, şimdi bana çözülmesi gereken bir sorun ya da paylaşılacak bir miras gözüyle bakıyordu.
“Artık bana ihtiyacınız yok,” dedim şaşırtıcı bir sakinlikle. “Ben de fark ettim ki, size de ihtiyacım yok.”
Kapıyı kapattım.
Ertesi gün uçağa bindim. 23A koltuğunda, bulutları seyrederken yıllardır hissetmediğim bir şey vardı içimde: özgürlük.
Derler ki anneler koşulsuz sever. Ama kimse söylemez ki karşılık görmeyen bu sevgi, bir hapishaneye dönüşebilir. Ve bazen en cesur karar kalmak değil, gitmektir.
Şimdi deniz kenarında küçük bir evde yaşıyorum. Yeni arkadaşlarım, yeni alışkanlıklarım, yeni hayallerim var. Çocuklarım arada bir arıyor, hep aynı soruyu soruyorlar: Ne zaman döneceksin?
Dönmeyeceğim.
Çünkü öğrendim ki; başkalarını önemsemek iyi bir anne yapmaz beni, eğer kendimi unutmuşsam. Ve gerçek sevgi, sadece çıkar ve beklentilerin olduğu yerde var olamaz.
Hayatımda ilk kez, sadece ben olarak mutluyum.




