“Sadece yumurtaların nereye gittiğini sordum bana cimri dediler!” dedi gelin, sonra da kendine ayrı bir buzdolabı almayı kafasına koydu.
Hayatın bazı anlarında gülmeli mi ağlamalı mı bilemezsin. Dün öyle bir an yaşadım ki hâlâ ellerim titriyor. Ailemi şöyle güzel bir tatlıyla şımartayım dedim uzun zamandır hamur işi yapmamıştım. Hava güzeldi, keyfim yerindeydi, torunum yan odada oynuyordu. Her şey hazırdı, sadece yumurtalar eksikti. Buzdolabını açtım ve bir de ne göreyim? Yumurtalar uçmuş! Oysa birkaç saat önce oradaydılar. Özellikle kenara koymuştum, kimse almasın diye. Ama yok, hepsi gitmiş.
Doğal olarak, gelinime sordum: “Yumurtaları sen mi aldın?” diye. O an bir fırtına koptu! “Ne? Torununuza yumurta mı çok görüyorsunuz? Bu sabah omlet yaptım ona!” dedi öfkeyle. Donup kaldım. Kalbim sızladı. Dayanamayıp “Sen gerçekten akılsızsın” dedim. Evet, tutamadım kendimi. Sert bir kelime, ama kendi aldığın iki yumurta için cimrilikle suçlanınca ne yaparsın?
Ve tabii cevabı hazırdı: “Kendi buzdolabımı alacağım, herkes kendi yiyeceğini yesin!” Aynı evin içinde, aynı dairede, iki ayrı buzdolabı mı? Bu artık aile değil, ev arkadaşlığı. Peki tüm bunlar neden? Çünkü kaybolan yumurtaları sordum diye!
Ben artık genç değilim. Mütevazı bir hayat yaşıyorum, lüksüm yok. Bu ev, bana zor bela nasip oldu. Emekli maaşımla geçiniyorum, her kuruşu hesaplayarak. Pazarları dolaşırım, indirimleri kollarım. Gençlerse “vaktim yok” diyor. Çalışıyorlar, yoruluyorlar, anlıyorum. Oğlum sabah akşam bürosunda, ailesini geçindirmek için. Şimdilik ayrı bir eve çıkma lüksleri yok. Kiralar uçuk, ev kredisi de hayal. Dolayısıyla dört kişi, iki odalı bir evde yaşıyoruz: ben, oğlum, gelinim ve torunum. Fazla karışmamaya, rahatsız etmemeye özen gösteriyorum, hatta biraz yarenlik hoşuma bile gidiyor.
Ama birlikte yaşamak sadece mutfağı, banyoyu paylaşmak değil. Saygıdır. Yaşlı birinin de ihtiyaçları, alışkanlıkları olduğunu anlamaktır. Hatta affetsin Allah, bir tatlı yapma hakkıdır! İşte böyle iki yumurta yüzünden kavga. İlk de değil: tava yanlış yerde, tenceremi ödünç almışlar, pişireceğim malzemeler kayıp Susuyorum, katlanıyorum. Ama bu sefer dayanamadım. Çünkü mesele yumurta değil, buzdolabı da değil, tatlı hiç değil.
Mesele saygı. Ömür boyu başkalarına bakmış, vermiş, doyurmuş, büyütmüş birine “cimri” denmesinin acısı. Oysa ben onları evime aldım, kapıyı kapatmadım. Her şeyi paylaştım, elimden geldiğince yaşıyoruz. Şimdi bana ayrı yemek, ayrı yaşam, kenarda dur önerisi yapıyorlar.
Biliyorum, kuşak farkımız var. Onların fikirleri ayrı, benimkiler ayrı. Ama aile buzdolabı meselesi değildir. Kim ne yedi, onun meselesi hiç değildir. Saygıdır, ilgidir, vefadır. Yerlere kadar eğilin demiyorum. Ama “cimri” denmek acıtıyor. Çok acıtıyor.
Şimdi diyorum ki: Karışmayacağım artık. Her şeyi yerlerse yesinler. Hiçbir şey kalmazsa makarna yaparım. Hep beraber yemek mi? Kendileri yesinler. Ama şunu bilsinler: kırgın olduğum için ya da cimri olduğum için değil. Onlar böyle istedi. Ben de unutmam. Ve dersimi alırım.
Hayat bazen gösterir ki saygı kazanmaktan çok daha hızlı kaybedilir. Ama bir aile, ne yumurtalar yüzünden, ne de başka bir şey için bölünür.




