Adı Alénaydı, onun eski bir iş arkadaşıydı. Kutlama yemeğinden birkaç saat önce kocam arayıp, Konuşmamız lazım, dedi.
Adı Elifti, onun eski bir mesai arkadaşıydı. Kutlama akşamından hemen önce telefonum çaldı. Kocamın sesi soğuk ve uzaktı: Konuşmamız lazım.
Ayşe, İstanbuldaki evinin mutfağında durmuş, özenle hazırladığı masaya peçeteleri yerleştiriyordu. Mehmetle evliliklerinin onuncu yılıydı ve her şeyin kusursuz olmasını istemişti: mumlar, en sevdiği şarap, fırında pişen balığın mis gibi kokusu. Ama misafirler gelmeden saatler önce telefonu çaldı. Ekranda kocasının adı parlıyordu. Ayşe, konuşmamız lazım, dedi soğuk bir sesle. O an kalbi sıkıştı, sanki kötü bir şey olacağını biliyordu. Henüz bu çağrının hayatını altüst edeceğinden habersizdi, ama yıllarca emek verdiği her şeyin bir anda çöküşünü hissediyordu.
Mehmet onun kayasıydı, büyük aşkıydı, hayallerini ve zorluklarını paylaştığı adamdı. Üniversitede tanışmış, genç yaşta evlenmiş, kızları Zeynepi birlikte büyütmüşlerdi. Ayşe ona körü körüne güveniyordu, geç saatlere kadar çalıştığında ya da iş seyahatine çıktığında bile. Onun başarısıyla gurur duyuyorduMehmet büyük bir şirkette müdür olmuştu ve karizmasıyla her kapıyı açıyordu. Ama şimdi, telefonu elinde, göz ardı ettiği ayrıntılar aklına geldi: dalgın bakışları, kısa cevapları, aniden kestiği garip telefonlar. Elif ismi aklına düştü, sanki görmek istemediği bir gölgeydi.
Elif, iki yıl önce onunla çalışmıştı. Ayşe onu bir seminerde görmüştüuzun boylu, kendinden emin bir gülümsemesi vardı, Mehmete bakışları biraz fazla uzun sürüyordu. O zamanlar bu kıskançlık hissini bastırmıştı: Sadece bir iş arkadaşı, önemli değil. Mehmet, Elifin taşraya taşındığını bile söylemişti. Ama şimdi, telefonun diğer ucundaki tereddütlü nefesi duyunca anladı: Elif hiç gitmemişti. Böyle olmasını istememiştim, Ayşe dedi, her kelimesi bir darbe gibi çarpıyordu. Bir yıldır Elifle görüştüğünü, onun İstanbula döndüğünü, kendisinin kaybolduğunu itiraf etti. Ayşe sessiz kaldı, ayaklarının altındaki zemin kayıyormuş gibi hissetti.
Telefonu ne zaman kapattığını hatırlamadı. Ya da o sabah umutla yaktığı mumları söndürdüğünü. Düşünceleri fırtına gibi esiyordu: Nasıl yapabildi? On yıl, Zeynep, evimizhepsi onun için mi? Kanepeye oturmuş, ellerinde düğün fotoğrafları, hayatının ne zaman bir yalana dönüştüğünü anlamaya çalışıyordu. Geçen hafta Mehmetin sarılışını, Zeynepi dağa götürme sözünü düşündü. O sırada başka biriyleydi. İhanet içini yakıyordu, ama en kötüsü şuydu: ona inandığı için hiçbir şey görmemişti. Onu o kadar sevmişti ki kör olmuştu.
Mehmet eve geldiğinde, Ayşe onu ağır bir sessizlikle karşıladı. Misafirler gelmediyemeği iptal etmişti, rol yapmaya gücü yoktu. Suçlu görünüyordu, ama kırılmış değildi. Seni üzmek istemedim, Ayşe. Ama Elifle farklı. Bu sözler onu bitirdi. Bağırmadı, ağlamadıona bir yabancı gibi baktı. Git. Sesi düşündüğünden daha güçlü çıktı. Mehmet başını salladı, çantasını aldı ve gitti, onu hiç yaşanmamış bir kutlamanın kokularıyla dolu evde yalnız bıraktı.
Bir ay geçti. Ayşe, her şeyi bilmeyen Zeynep için yaşamaya çalışıyordu. Kızına gülümsüyor, kahvaltısını hazırlıyordu, ama geceleri hıçkırıklara boğuluyor, Neden yeterli olamadım? diye düşünüyordu. Arkadaşları destek oluyordu, ama sözleri hiçbir şeyi iyileştirmiyordu. Mehmetin Elifle birlikte yaşadığını öğrendiyeni bir acıydı bu. Ama içinde bir şey filizleniyordu: bir güç. Yıkılmamıştı. O yemeği iptal etmişti, ama hayatını değil.
Şimdi, Ayşe geleceği temkinli bir umutla izliyor. Gençlik hayali olan tasarım kurslarına yazıldı, Zeyneple daha çok vakit geçiriyor, kendini sevmeyi öğreniyor. Mehmet ara sıra arıyor, özür diliyor, ama onu dinlemeye hazır değil. Eskiden sadece bir gölge olan Elifin artık onun üzerinde hiçbir gücü yok. Ayşe şimdi biliyor: hayatı o değil, evlilikleri değil. Hayatı, kendisi. Ve o kutlama, bir şölene dönüşmek yerine, yeni bir hikâyenin ilk sayfası oldu. Artık başkalarının vaatleri için yaşamayacağı bir hikâye.
Bunu yaşayarak öğrendim: ışığını, onu görmeyi bilmeyen biri için asla feda etmemelisin.




