Ninem Ayşe ölmeyi aklına koymuştu. Cuma günü, öğle vaktinde, mısır çorbasını içip üstüne bir yudum süt içtikten sonra, mutfak penceresinin camından uzaklara bakarak önlüğüyle ağzını sildi ve sıradan, donuk bir sesle mırıldandı:
“Fatmacığım! Yarın öleceğim, pazar günü, tam namaz vaktinden önce.”
Kızı Fatma, ocakta tencereyi oynatırken bir an donakaldı, sonra hızla annesine döndü ve elindeki bezle sandalyeye çöktü:
“Bu ne dedin sen şimdi?”
“Vadem doldu artık, yeterince yaşadım. Bana yardım et, yıkanayım. Ölüm çeyizimden temiz kıyafetleri çıkar. Sonra konuşuruz, kim kazacak mezarı, kim yıkayacak, vakit var daha.”
“Herkesi mi arayalım, veda etmeye gelsinler?”
“Hah işte, mutlaka haber ver, benimle konuşmak isterlerse.”
“Son bir kez her şeyi anlatmak mı istiyorsun? İyi ettin, bilsinler.”
Yaşlı kadın başını sallayarak kızının koluna tutundu ve yatağına doğru minik adımlarla yürüdü.
Ufak tefekti, kuru bir yapısı vardı, yüzü pişmiş bir elma gibi kırış kırıştı ama gözleri parlaktı. Seyrek, ağarmış saçları düzgünce taranmış, başının arkasında tarakla tutturulmuş, beyaz basmalı bir yazmayla örtülüydü. Ev işlerini uzun zamandır yapmasa da alışkanlıktan önlüğünü takar, yorgun ellerini üstüne koyardı. Parmakları kısa ve genişti, sanki oklavayla ezilmiş gibi. Seksen dokuz yaşındaydı. Şimdi bir de ölmeye karar vermişti.
“Anne! Postaneye gidip telgraf çekeceğim, sen nasılsın?”
“İyiyim işte, Allah’a emanet git kızım.”
Yalnız kalınca, Ayşe Nine derin düşüncelere daldı. Zihni gençliğine gitti. İşte, nehir kenarında İsmail’le oturuyor, bir çöp çiğniyor, o da ona öyle tatlı gülümsüyordu. Düğününü hatırladı. Küçücük, tertemiz, krep saten beyaz gelinliğiyle meydana çıkmış, akordeon eşliğinde ayaklarını yere vurarak oynuyordu. Kaynanası, oğlunun seçtiği kızı görünce demişti ki:
“Bunun ev işine ne faydası var, ufacık tefecik, doğurabilecek mi ki?”
Yanılmıştı. Ayşe çalışkandı, metindi. Tarlada, bahçede herkesle omuz omuza çalışırdı, ona yetişemezlerdi. Çok iş yapar, örnek işçiydi. Ev yapılırken, İsmail’e ilk o yetişirdiverir, alır, destek olurdu. Kocasıyla gönül gönüle, huzur içinde yaşadılar. Bir yıl sonra, yeni evlerinde kızları Fatoş’u doğurdu. Kız dört yaşına geldiğinde, ikinci çocuğu düşünürlerken, savaş patlak verdi. İsmail’i ilk günlerde askere aldılar.
Onu cepheye uğurladığı günü hatırlayınca, Ayşe Nine hıçkırarak iç çekti, gözlerini önlüğüyle sildi:
“Benim şahinim, sana nasıl yanmışımdır, nasıl ağlamışımdır! Allah rahmet eylesin, mekânın cennet olsun! Biraz daha beklesen, az sonra kavuşuruz!”
Düşünceleri, dönen kızı ve köyün her derde deva ebesiyle kesildi.
“Ayşe Teyze, nasılsınız? Bir rahatsızlık mı var?”
“Yok be evladım, şikayetim yok.”
Ebe onu dinledi, tansiyonunu ölçtü, ateşine baktı, her şey normaldi. Çıkarken Fatma’yı bir kenara çekip alçak sesle:
“Ömrü tükenmiş gibi görünüyor. Bilimle kanıtlanmaz belki ama yaşlılar öleceklerini hissederler. Kendini hazırla, yavaş yavaş. Ne yaparsın, yaş bu!”
Cumartesi, Fatma annesini hamamda yıkadı, temiz kıyafetler giydirdi. Ayşe Nine taze çarşaflı yatağına uzandı, gözlerini tavana dikmiş, ölüme hazırlanıyor gibiydi.
Öğleden sonra çocuklar birer ikişer geldi.
İrfan, iri yarı, göbekli, kel kafalı bir adam, gürültüyle içeri girdi, getirdiği hediyeleri masaya bıraktı. Ali ve Mehmet, ikiz kardeşler, esmer, kara saçlı, kemer burunlu, şehirden arabayla gelmişlerdi. Kapıda, kız kardeşlerine endişeyle bakıyorlardı, “Anne nasıl?” diye.
Sevgi, tombul, güler yüzlü, komşu ilçeden otobüsle gelmişti, ailesiyle orada yaşıyordu.
Son olarak, akşama doğru, istasyondan taksiyle gelen, kızıl saçlı, zarif, ilin en iyi okulunun müdürü olan Nur, eve adım attı.
Hepsi endişeli yüzlerle, mendillerini buruşturarak, göz yaşlarını silerek içeri girdi. Annesini, büyük yatakta küçücük ve çaresiz görünen kadını öptüler, ellerini tutup gözlerinin içine baktılar:
“Anne, ne diyorsun sen, daha çok yaşayacaksın, sen güçlüsün.”
“Vardı da geçti artık,” dedi Ayşe Nine, dudaklarını büzerek iç çekti. “Dinlenin biraz, yarın konuşuruz, korkmayın, namazdan önce ölmem.”
Çocuklar şüpheyle annelerinden ayrıldı, aralarında meseleleri konuşuyorlardı. Hepsi de artık yaşlanmıştı, sık sık hastalanıyorlardı, ama annelerinin yanında Fatma’nın olması onları rahatlatıyordu.
Annesine vardıklarında, alışkanlıkla hemen ev işlerine koştular. Burası onların çocukluk eviydi, her şey tanıdıktı. Ali ile Mehmet odun kırdı, İrfan çeşmeden su taşıdı, Sevgi ahıra hayvanları beslemeye gitti, Fatma ve Nur yemek yapmaya koyuldu.
Sonra mutfakta büyük masanın etrafında toplandılar, alçak sesle konuşuyorlardı. Ayşe Nine ise gö
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



