Altın koridorlu Demirözü Malikânesi’nde küçük bir kızın sözleri herkesi susturmuştu. Mehmet Demirözü, finans dünyasında “asla kaybetmeyen adam” olarak tanınan milyarder iş adamı, donup kalmıştı. Bakanlarla pazarlık yapabilen, yatırımcıları ikna edebilen, tek bir öğleden sonrada milyar dolarlık anlaşmalar imzalayabilen bu adam, altı yaşındaki kızı Elif’in tercihi karşısında şaşkına dönmüştü.
Mavi elbiseli küçük kız, peluş tavşanını sıkıca tutarak mermer zeminde duruyor, parmağıyla temizlikçi kadını, Ayşe’yi işaret ediyordu. Etrafta özenle seçilmiş, pırlantalarla süslü, ipekler içindeki mankenler tedirgin bir şekilde kıpırdanıyordu. Mehmet onları buraya tek bir amaçla getirmişti: Elif’in yeni bir anne olarak kabul edeceği bir kadın seçmesi için.
Karısı Fatma’nın vefatının üzerinden üç yıl geçmişti. O günden beri ne servet ne de hırs, evdeki boşluğu doldurabilmişti. Mehmet, güzelliğin ve zarafetin Elif’in yarasını saracağını düşünmüştü. Ama küçük kız, tüm o gösterişi görmezden gelmiş, siyah önlüklü, sade giyimli temizlikçi kadını seçmişti.
Ayşe şaşkınlıkla elini göğsüne götürdü:
“Ben mi? Elif, hayır yavrum, ben sadece…”
“Sen bana iyi davranıyorsun,” dedi Elif, çocukça bir kararlılıkla. “Baba meşgulken bana masal anlatıyorsun. Senin annem olmanı istiyorum.”
Salonda bir şok dalgası dolaştı. Mankenler birbirlerine keskin bakışlar fırlattı. Kimi kaşlarını kaldırdı, kimi gülümsemeye çalışıp son anda vazgeçti. Herkesin gözleri Mehmet’e çevrildi. Çenesi sıkılmıştı. Hiçbir şey karşısında yılmayan bu adam, kendi kızı tarafından şaşırtılmıştı.
Ayşe’nin yüzünde bir hırs, bir hesaplık bulmaya çalıştı. Ama kadın kendisi kadar şaşkın görünüyordu. Yıllar sonra ilk kez, Mehmet Demirözü’nün söyleyecek sözü yoktu.
Akşam olunca, dedikodular malikânenin her köşesine yayıldı. Onur kırılmış mankenler, topuklarının sesi mermerde yankılanarak hızla ayrıldılar. Mehmet ise çalışma odasına kapanıp kadehindeki rakıyı yudumlarken Elif’in sözlerini tekrar tekrar düşünüyordu: “Baba, onu seçiyorum. O.”
Planı bu değildi. Elif’e hayır galalarında parlayacak, dergilere gülümseyecek, diplomatik yemeklerde zarafetle ağırlayacak bir kadın sunmak istemişti. Kamuoyundaki imajına uygun biri. Kesinlikle gümüşleri parlatıp çamaşırları katlayan, Elif’e dişlerini fırçalamayı hatırlatan Ayşe değil.
Ama Elif kararlıydı. Ertesi sabah kahvaltıda portakal suyunu yudumlarken başını salladı:
“Eğer onu bırakmazsan, seninle bir daha konuşmam.”
Mehmet’in kaşığı elinden düştü.
“Elif…”
Ayşe usulca araya girdi:
“Mehmet Bey, lütfen. Elif daha çocuk. Anlamıyor…”
Mehmet sözünü kesti:
“Benim yaşadığım dünyadan, sorumluluklardan, görüntüden haberi yok. Senin de yok.”
Ayşe başını eğdi, ama Elif kollarını bağlayıp babasının toplantı salonlarındaki inadıyla direndi.
Günler geçtikçe Mehmet, kızını ikna etmeye çalıştı. Paris gezileri, yeni oyuncaklar, hatta bir köpek yavrusu teklif etti. Ama küçük kız her seferinde, “Ben Ayşe’yi istiyorum,” diyordu.
Sonunda Mehmet, Ayşe’yi daha dikkatli gözlemlemeye başladı. Elif’in saçlarını sabırla ördüğünü, onun seviyesine inip her sözünü ciddiye aldığını fark etti. Ayşe’nin yanındayken Elif’in kahkahasının daha neşeli olduğunu duydu.
Ayşe gösterişli değildi, ama şefkatliydi. Pahalı parfümler sürmüyor, ama temiz çamaşır ve sıcak ekmek kokuyordu. Milyarderlerin dilinden anlamıyordu, ama yalnız bir çocuğu sevmeyi biliyordu.
Ve Mehmet, uzun zaman sonra ilk kez kendine sordu: Kamuoyu için mi bir eş, yoksa kızı için mi bir anne arıyordu?
Dönüm noktası, iki hafta sonra bir hayır galasında geldi. Mehmet, her zamanki gibi Elif’i de götürmüştü. Prenses elbiseli kızın gülümsemesi zorlama görünüyordu. Yatırımcılarla konuşurken Elif kayboldu. Telaşla aramaya başladığında, onu tatlı masasının yanında ağlarken buldu.
“Ne oldu?” diye bağırdı.
Garson mahcup bir şekilde açıkladı: “Dondurma istedi ama diğer çocuklar ona annesinin olmadığını söyleyip alay ettiler.”
Mehmet’in göğsü sıkıştı. Müdahale etmeden önce Ayşe belirdi. O gece sessizce Elif’i gözetlemek için gelmişti. Diz çöküp gözyaşlarını sildi.
“Tat




