**Günlük 15 Ekim**
“Sen tam bir ASALAKSIN!” diye bağırdı kaynanası, evimin içinde kimin yaşadığını bilmeden.
Kızılayın kalbinde, mütevazı tek katlı evlerin ve bakımlı bahçelerin arasında, beyaz sütunları, gösterişli girişi ve dergi kapaklarından fırlamış gibi duran bakımlı bahçesiyle iki katlı bir konak yükseliyordu. Bu ev, sadece bir yapı değil, emeğin, azmin ve gururun simgesiydi. 62 yaşındaki Gülseren Hanımın saçları sıkı bir topuzda toplanmış, gözlerinde geçmiş zaferlerin ateşi yanan eski bir anaokulu müdürünün hayatının eseriydi. 90ların zorlu günlerinde, her kuruşun kan ter içinde kazanıldığı o dönemde inşa etmişti bu evi. Şimdi, oturma odasındaki kusursuz asılı perdeleri görünce kalbi sıcaklıkla doluyordu. Bu ev, onun hayatı, başarısı, kalesiydi.
“Emine!” diye seslendi, camları titreten keskin sesiyle. “Mehmet az sonra gelecek! Kocanı aç bırakma! Yemeği hazırla!”
Mutfaktan, bir fısıltı gibi cevap geldi:
“Evet, Gülseren Hanım.”
Emine, 35 yaşında, yumuşak hatlara sahip, gözlerinde yorgunluk taşıyan bir kadındı. Ocak başında, mis gibi kokan bir mercimek çorbasını karıştırıyordu. Mehmetle beş yıldır evliydi ama hâlâ bu evde bir yabancı gibi hissediyordu. Kaynanasının her sözü bir yargı, her hareketi bir sınavdı sanki.
“Bir de,” dedi ansızın arkasından gelen ses. Gülseren Hanım mutfağa, bir komutan edasıyla girdi. “Ne zaman düzgün bir iş bulacaksın? Oğlumun evinde, bir fakir akraba gibi oturuyorsun. Yemeğimi yiyorsun, rahatımdan faydalanıyorsun. Mehmet her gün fabrikada didiniyor, peki sen? Aileye çorbadan başka ne katkın var?”
Emine sessiz kaldı. Elleri titriyordu ama gözlerini kaldırmadı. Dört yıl önce, yerel bir banka şubesinde muhasebeci olan işini kaybetmişti. Şirket kapanmıştı, tıpkı bu taşra kasabasındaki onlarcası gibi. O günden beri uygun bir iş arıyordu ama nüfusu zar zor yirmi bini geçen bu yerde iş yoktu. Çıksa bile aylık üç bin liradan fazla vermiyorlardı. Bununla nasıl geçinecekti?
“Gülseren Hanım, arıyorum ama” diye fısıldadı.
“Yalan!” diye kesti kaynana. “Rahatına alışmışsın! Oğlumun evinde yaşıyorsun, yemeğimi yiyorsun, Mehmet sana bakıyor. Tam bir asalak! Ailemize yapışmış bir sülük!”
Tam o sırada kapı açıldı. Mehmet içeri girdi geniş omuzlu, iş kıyafetleri içinde, gözlerinde yorgunluk, dudaklarında bir gülümsemeyle. İnşaat malzemeleri fabrikasında ustabaşıydı ve her akşamın sonunda kulaklarında makine sesleri, saçlarında tozla eve dönerdi. Gergin havayı görünce derin bir nefes aldı:
“Anne, yine mi? Emineyi yine mi hırpalıyorsun?”
“Ne hırpalıyormuşum? Gerçekleri söylüyorum!” diye çıkıştı. “Dört yıldır bu kadın emeğimizin üstüne oturuyor! Oğlum bir at gibi çalışıyor, o ise bir sülük gibi bizi emiyor!”
Mehmet karısına baktı. Emine başını öne eğmiş, sözlerin ağırlığı altında ezilmiş gibi duruyordu. Onun tembel olmadığını biliyordu. Evini tertemiz tuttuğunu, yemek yaptığını, ona baktığını biliyordu. Ama bu sessizliğin ardında bir dünya saklı olduğundan habersizdi.
Çünkü Emine sadece “evde oturmuyordu”. Her gece, herkes uykuya daldığında, bilgisayarını açıyor, kulaklıklarını takıyor ve dijital dünyaya dalıyordu muhasebe raporları, vergi beyannameleri, Ankaradan, Bursadan, hatta İstanbuldan gelen işletme sahiplerine danışmanlık İki yıldır kendine bir isim yapmıştı “Emine Muhasebe”. Sessiz ama güvenilir, lekesiz bir itibara sahipti. Aylık net geliri 15 bin liradan başlıyor, 30 bine kadar çıkıyordu. Bazen daha fazla.
Ama en önemlisi, altı ay önce, kimsenin hayal bile edemeyeceği bir şey yapmıştı.
“Anne, hadi sakin bir şekilde yemeğimizi yiyelim,” diye yalvardı Mehmet, masaya yorgun argın otururken.
Yemek boyunca Gülseren Hanım susmadı:
“Şu Nerimanın gelini bir harika! Belediyede çalışıyor, ayda 60 bin lira alıyor. Bu ise…” diyerek Emineyi işaret etti, “oğlumun parasını harcamaktan başka bir şey bilmiyor.”
“Sadece sizin paranızı harcamıyorum,” dedi Emine sessiz ama net bir şekilde.
“Başka ne yapıyorsun peki?” diye alay etti kaynana. “Boynumuzda taşımaktan başka?”
“Gülseren Hanım, altı ay önce evinizin icra yoluyla satışa çıkarıldığını hatırlıyor musunuz?”
Kadın dondu:
“Ne satışı? Neden bahsediyorsun?”
“İpotek borçları yüzünden. Başlangıç fiyatı 4,5 milyon liraydı. Hatırlıyor musunuz? Kâbus gibiydi. Geceleri ağlıyordunuz. Sonra bir alıcı çıktı ‘iyi kalpli bir iş insanı’ kiracı olarak kalmanıza izin verdi, sembolik bir kira aldı…”
“Evet, hatırlıyorum…” diye mırıldandı Gülseren Hanım. “Bir mucizeydi. İyi biri çıkmıştı karşımıza…”
“Peki o kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Emine, kalkıp dolaba yöneldi.
Kalın bir dosyayı çıkardı, masaya koydu. Herkes dondu kaldı.
“O kişi benim,” dedi. “Bu evi ben satın aldım.”
Sessizlik. Çorba kadar ağır bir sessizlik. Mehmet kaşığını düşürdü
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



