Sen itaatkâr bir erkek misin?!” — Kayınvalidesi, oğlunun kendi kahvaltısını hazırladığını görünce şok oldu

“Erkek dediğin böyle mi olur?!” Kaynana, oğlunun kendi kahvaltısını hazırladığını görünce âdeta küçük dilini yuttu.

“Bu ne rezalet böyle, erkek mutfağa mı girer?!” Kaynanası, oğlunun kendi başına kahvaltı hazırladığını fark ettiğinde gözlerine inanamadı.

Gülay Yılmaz, tam sekiz yıl sonra ilk kez bizi ziyarete gelmişti. Oğlu Emre ile ben evlendiğimizden beri bir kez bile kapımızı çalmamıştı. İzmirin küçük bir köyünde yaşıyor, şehre pek çıkmıyordu yaşlılık, sağlık sorunları ve tarlanın işleri onu hep orada tutuyordu. Ama bu kez ısrar etmişti: “Gelip nasıl yaşıyorsunuz göreyim. Sonuçta bir aileniz var, kredili bir eviniz İyi olduğunuza emin olmalıyım.”

Aslında sevinmiştim. Bütün bu yıllar boyunca ne bir telefon, ne bir haber Belki bu ziyaretle buzları kırabilirdik. Onu layıkıyla ağırladık: hazır bir oda, geleneksel yemekler, yumuşacık bornoz ve rahat terlikler. Elimizden geleni yaptık, Emreyle ben. İş ve ev işleri arasında kolay değildi, ama o da bizim emeğimize değerdi.

İlk günler sessiz geçti. Sorunsuzdu. Ta ki o cumartesi sabahına kadar. Yorucu bir haftanın ardından kendime biraz fazla uyku çekmiştim. Emre ise her zamanki gibi erken kalkmıştı. Öyle biridir işte, düşüncelidir, bana sürprizler yapmayı sever. O gün de annesiyle bana güzel bir kahvaltı hazırlamaya karar vermişti.

Yarı uykulu halimle mutfaktan gelen sesleri duyuyordum yağın cızırtısı, kahve makinesinin mırıltısı, tereyağlı tostun kokusu. Gülümsedim, içim ısındı. Benim adamım. İşte böyle şefkatliydi. Ama bu huzur pek uzun sürmedi. Ta ki Gülay Hanım mutfağa adım atana kadar.

Sesi kapıdan içeri doldu:

“Oğlum, sen ne yapıyorsun böyle? Ocağın başında? Önlük mü?!”

“Anne, sadece kahvaltı hazırlıyordum. Yol yorgunu olmuşsundur. Bir de Elif uyuyor, bırak dinlensin. Neyse, ben yemek yapmayı severim, bilirsin ya”

“Hemen çıkar şunu üstünden! Erkek dediğin mutfağa mı girer? Seni böyle mi yetiştirdim? Baban hayatında bir tabak bile yıkamadı, sen ise aşçı gibi omlet mi yapıyorsun? Hem Elif niye hâlâ yatıyor? Onun görevi bu! Kadının dediğini yapıyorsun, acınası haldesin!”

Yorganın altında yumruklarımı sıktım, hem gülme hem de atılıp bir şeyler söyleme arasında kaldım. Sözleri midemi bulandırıyordu. Emreye üzülüyordum, kendime acıyordum ve bu ziyaretin aramıza kalıcı bir soğukluk getirmesinden korkuyordum.

Tam onun öfkeden boğulacak hale geldiği sırada çıktım yataktan. Emre hâlâ spatulasını tutuyordu, omlet de usulca yanıyordu. Gülay Hanım ise öfkeden titriyor, “erkek erkek gibi olmalı” diye mırıldanıyordu.

Hemen bir sakinleştirici ıhlamur demledim yoksa canlı yayında kalp krizi geçirecekti. Yanına oturdum, elini tuttum ve sakin bir sesle anlatmaya çalıştım:

“Bizim evimizde işler biraz farklı işliyor. Eşitiz benimle. Ben yemek yaparım, temizlik yaparım, çalışırım. Ama Emre de bana yardım eder. Yemek yapmayı sevdiği için yapar. Bize iyi bakmak istediği için. Bu kadar kötü bir şey mi?”

Ama dinlemiyordu. Yüzü kapalı, gözleri yargı doluydu. Bir şey demedi, ama bakışları her şeyi anlatıyordu: “Oğlumu kuklaya çevirmişsin.” Ve birkaç gün sonra, bize sarılmadan gittiğinde, bizim yaşam tarzımızı asla kabullenmeyeceğini anladım.

Sonradan Emre, babasını arayıp şikâyet ettiğini anlattı: “Oğlumuz karısının kölesi olmuş, yazık, sabahın köründe tencere tava önünde!” Ben de kendi kendime düşündüm: Bir erkeğe, sevgi göstermenin zayıflık olduğunu öğretmek ne büyük bir yazık.

Kızgın değilim, sadece üzgünüm. Onun için, mutfağı bir hapishane olarak gören bir hayat yaşadığı için. Emre için, iyi bir eş olabilmek için mücadele etmek zorunda kaldığı için. Ve kendim için, çünkü birbirimize yakınlaşacağımızı ummuştum.

Ama şunu biliyorum: Benim adamım “zayıf” değil. Seven bir insan. Ve eğer bu bazılarının hoşuna gitmiyorsa varsın gitmesin.

Rate article
Lifequest
Sen itaatkâr bir erkek misin?!” — Kayınvalidesi, oğlunun kendi kahvaltısını hazırladığını görünce şok oldu