Hayır anne. Bizi bir daha ziyaret etmeyeceksin: ne bugün, ne yarın, ne de gelecek yıl” — tükenmiş sabrın hikayesi

Hayatımda bu hikâyeyi nasıl anlatacağımı uzun uzun düşündüm ve aklıma gelen tek iki kelime vardı: *yüzsüzlük* ve *sessiz işbirliği*. Biri kayınvalidemden, diğeri eşimdendi. Ortadaysa ben vardım. İyi, nazik, kibar olmaya çalışan bir kadın. Ta ki sustuğum sürece *bizim* evimizin bomboş bir kutuya dönüşeceğini fark edene kadar.

Birinin başkasının evine girip kendine ait olmayan şeyleri nasıl alabildiğini hiç anlamadım. Ama kayınvalidem tam da bunu yapıyordu. Hem de hepsini kızı için. Eşimin kız kardeşi için.

Her gelişinde buzdolabından etler kaybolur, ocaktan köfte tencereleri eksilir, hatta henüz kullanmadığım yeni saç düzleştiricim bile giderdi. *”Ayşe’nin saçları çok kıvırcık, sen evdesin zaten, buna ihtiyacın yok”* derdi, utanmadan.

Dayandım. Dişimi sıktım. Eşime anlattım. O omuz silkerdi. *”O benim annem, kötü niyetli değil. Yenisini alırız.”*

Ama bardağı taşıran son damla, evliliğimizin beşinci yıl dönümünde oldu. Eski günlerdeki gibi sadece ikimiz için bir akşam yemeği planladık. Elbisemi seçmiştim, sadece ayakkabılar eksikti. Onları da aldım. Pahalı, güzel, geçen yazdan beri hayalini kurduğum ayakkabılar. Kutuyu yatak odasına bıraktım, özel gün için beklettim.

Ama hiçbir şey planladığım gibi gitmedi.

O gün, işte gecikmiştim ve eşimden kızımızı kreşten almasını rica ettim. Kabul etti, ama sonra bir aksilik çıktı ve gidemedi. Bunun yerine annesini aradı. Evin anahtarını verip küçük Elif’i bırakmasını söyledi.

Eve geldiğimde doğruca yatak odasına gittim. Ve donup kaldım. Kutu yoktu.

Mehmet, yeni ayakkabılarım nerede? diye sordum, cevabı zaten bilerek.

Nasıl bileyim? omuzlarını silkti.

Annen buraya geldi mi?

Evet, Elif’i almaya geldi, biraz kaldı, sonra gitti.

Peki anahtarlar? sesimi sakin tuttum.

Ona verdim, sorun ne?

Telefonumu aldım ve onu aradım. Hemen açtı.

İyi akşamlar diye başladım, kendimi tutarak. Neden aradığımı tahmin ediyorsundur.

Hiçbir fikrim yok dedi, en ufak bir pişmanlık bile duymadan.

Yeni ayakkabılarım nerede?

Onları Ayşe’ye verdim. Senin zaten çok ayakkabın var. Onunsa yılbaşı partisine giyecek bir şeyi yok.

Ve başka bir şey demeden, *klik* kapattı. Pişmanlık yok. Özür yok. Sadece sessizlik.

Eşim, her zamanki gibi, *”Yenisini alırız, üzülme. O benim annem.”* dedi.

Ayağa kalktım. Kolundan çektim. Onu alışveriş merkezine götürdüm. Ve orada, vitrinin önünde, aylardır reklamlarda gördüğüm bir çift ayakkabıyı gösterdim fiyatını görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti.

Aslı, bu benim maaşımın yarısı! diye bağırdı, bembeyaz kesilerek.

Yenisini alırız dedin. İşte alıyoruz. kararlıydım.

Ödedi. Böylece, sessiz işbirliğinin bedelini imzalamış oldu.

Ama hikâye burada bitmedi. Eve dönerken telefonu çaldı. Annesiydi: *”Bugün oraya geliyorum. Taze otlar getirdim, benim dondurucum dolu. Size bırakıyorum, bir iki ay sonra alırım.”*

Ekrana baktığını gördüm. Dudaklarını sıktı. Ve sonunda, ilk kez, numarayı tuşlayıp tartışmaya izin vermeyen bir sesle:

Anne, artık buraya gelme. Ne bugün, ne yarın, ne de gelecek yıl. Çünkü son *iyiliğin* bize çok pahalıya patladı.

Kapattı. Ve ona baktım, uzun zamandır ilk kez gerçekten bir aile olduğumuzu hissettim. Bir ev ki, artık kapılarını çalanlara değil, saygı duyanlara açılıyordu.

Rate article
Lifequest
Hayır anne. Bizi bir daha ziyaret etmeyeceksin: ne bugün, ne yarın, ne de gelecek yıl” — tükenmiş sabrın hikayesi