Kızı babasını bir hiç gibi terk etti: Yürek burkan gerçek

Ahmet Yılmaz, hayatının son günlerini yabancı bir kapının ardında, hemşirelerin gözetiminde, kendi çocukları tarafından terk edilmiş insanlarla çevrili bir şekilde geçireceğini hiç düşünmemişti. Daha fazlasını hak ettiğine inanıyordu: saygı, sıcaklık, biraz huzur. Sonuçta, tüm hayatı boyunca çalışmış, ailesinin ihtiyaçlarını karşılamış, tek mutluluğu olan eşi Ayşe ve kızları Elif için yaşamıştı.

Ayşe ile otuz yıldan fazla bir ömür paylaşmışlardı, el ele iki yaprak gibiydiler. Ayşenin vefatından sonra, dört yıl önce, ev soğuk ve sessiz bir yere dönüştü. Tek tesellisi Elif ve torunu Zeynepti. Elinden geldiğince yardım ediyordu: torununa bakıyor, emekli maaşını alışverişe harcıyor, kızı ve damadı işteyken veya dışarı çıktıklarında evi koruyordu. Sonra her şey değişti.

Elif, mutfakta vakit geçirdiğinde ona ters bakmaya başladı. Öksürüğü onu rahatsız ediyordu. “Baba, yeterince yaşadın, bırak da biz de yaşayalım!” sözü sürekli tekrarlanır oldu. “Doktorlu, televizyonlu rahat bir huzurevi” konuşmaları arttı. Ahmet direndi.

“Elif, bu benim evim. Eğer dar geliyorsa, kaynanana git. O da kendi üç odalı evinde yalnız yaşıyor.”

“Çok iyi biliyorsun ki anlaşamıyoruz. Üstelik, yine başlama!” diye çıkıştı kızı.

“Sen sadece bu evi ele geçirmek istiyorsun. Babandan kurtulacağına, kendi paranı kazan!”

Ahmeti “bencil” olmakla suçladı, “bir çözüm bulacağını” söyledi. Bir hafta sonra, Ahmet bavulunu hazırladı. İsteksizce, ama artık kendi evinde bir yabancı gibi hissetmekten yorulduğu için. Tek bir kelime etmeden çıkıp gitti. Elifin yüzü ışıl ışıldı. Neredeyse onu kapıya kadar kucağında taşıyacaktı.

Huzurevinde, daracık bir oda verdiler ona, bir pencere ve eski bir televizyonla. Ahmet günlerini bahçede, gökyüzünün altında, kendisi gibi unutulmuş insanlarla geçiriyordu.

“Çocuklarınız mı bıraktı sizi buraya?” diye sordu bir gün yanındaki kadın.

“Evet, kızım yer kapladığımı düşündü,” dedi Ahmet, gözyaşlarını tutarak.

“Ben de. Oğlum karısını seçti. Beni attılar. Adım Fatma.”

“Ahmet. Memnun oldum.”

Arkadaş oldular. Acı, iki kişiye daha hafif geliyordu. Bir yıl geçti. Elif bir kez bile aramadı. Hiç gelmedi.

Bir gün, kitap okurken tanıdık bir ses onu irkiltti.

“Ahmet Bey? Sizi burada göreceğimi hiç düşünmezdim,” dedi eski komşusu Selma, huzurevindeki hastaları muayene etmeye gelen doktor.

“Evet. Bir yıl oldu. Artık kimse beni istemiyor. Tek bir haber bile yok.”

“Garip Elif, köyde bir ev aldığınızı, dinlenmeye çekildiğinizi söylüyordu.”

“Keşke öyle olsaydı Bu demir parmaklıkların ardında çürümektense.”

Selma başını salladı, rahatsız olmuştu. Muayeneleri bitince geri döndü. Konuşmaları aklına takılmıştı. İki hafta sonra bir teklifle geldi:

“Ahmet Bey, annemin İzmirdeki evi boş. Geçen yıl vefat etti, eşyaları sattık. Ev sağlam, etrafta orman ve bir dere var. İsterseniz, sizin olsun. Oraya dönmeyi düşünmüyorum, satmak da içime sinmiyor.”

Ahmet ağladı. Tanımadığı bir kadın, kendi kızının reddettiği şeyi ona sunuyordu.

“Bir şey daha sorabilir miyim? Burada bir kadın var Fatma. Onun da kimsesi yok. Onunla birlikte gitmek isterim.”

“Tabii ki,” dedi Selma gülümseyerek. “O da kabul ederse, sorun yok.”

Ahmet koşarak Fatmaya gitti:

“Hazırlan! Gidiyoruz! İzmirde bir ev, temiz hava, özgürlük. Güzel olacak. Niye burada kalalım?”

“Hadi gidelim! Yeni bir hayat için!”

Bavullarını topladılar, yiyecek aldılar. Selma onları kendisi götürdü, otobüse binmelerine izin vermedi. Ahmet, ona sarıldı, minnetini kelimelere dökemiyordu. “Elife bir şey söylemeyin,” diye fısıldadı. “Onun haberini duymak istemiyorum.”

Selma gülümsedi, başını salladı. Olağanüstü bir şey yapmamıştı. Sadece insan gibi davranmıştı. Bugünlerde bu bile neredeyse kahramanlık sayılıyordu.

Rate article
Lifequest
Kızı babasını bir hiç gibi terk etti: Yürek burkan gerçek