Leyla, geç saatlerde eve döndü. İstanbul’un ışıkları pencerelerin ardında pırıl pırıl parlıyordu. Eşiğin üzerinde durdu, elinde bir çanta, ve beklenmedik bir kararlılıkla konuştu:
“Boşanmak istiyorum. Daireyi sen alabilirsin, ama bana payımı ödeyeceksin. Buna ihtiyacım yok. Gidiyorum.”
Kocası Emre, koltuğuna çöktü, şaşkınlık içinde.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu, gözlerini kırpıştırarak.
“Artık seni ilgilendirmez,” dedi sakin bir sesle, dolaptan bir valiz çıkarırken. “Bir süre köydeki arkadaşımın yanında kalacağım. Sonrasını görürüz.”
Emre ne olduğunu anlayamıyordu. Ama Leyla, her şeye çoktan karar vermişti.
Üç gün önce, doktor tetkik sonuçlarını incelerken yumuşak bir sesle şunu söylemişti:
“Maalesef durumunuz pek iyi değil. En fazla sekiz ay… Tedavilerle belki bir yıl.”
Muayenehaneden çıktığında zihni allak bullaktı. Şehir hareketli, güneş parlıyordu. Aklında tek bir cümle dönüp duruyordu: “Sekiz ay… Doğum günümü bile göremeyeceğim…”
Emirgan Parkı’ndaki bir bankta yaşlı bir adam yanına oturdu. Bir süre sessizce oturdu, sonbahar güneşinin tadını çıkarırken, sonra birden ona döndü:
“Son günümün güneşli olmasını isterim. Artık pek bir şey beklemiyorum ama bir ışık huzmesi bile bir armağandır. Sizce de öyle değil mi?”
“Son yılım olduğunu bilseydim, öyle düşünürdüm,” diye mırıldandı Leyla.
“O halde hiçbir şeyi erteleme. Benim öyle çok ‘sonra’larım oldu ki, bir ömür doldurabilirdim. Ama işe yaramadı.”
Leyla dinledi ve anladıtüm hayatı başkaları için geçmişti. Nefret ettiği bir iş, ama güvencesi için sımsıkı tutunmuştu. On yıldır yabancılaştığı bir kocaaldatmalar, soğukluk, kayıtsızlık. Sadece para ya da bir iş için arayan bir kız. Kendisi içinse hiçbir şey. Yeni ayakkabılar yok, tatil yok, tek başına bir kafede oturup kahve içmek bile yok.
Her şeyi “sonra” için biriktirmişti. Şimdiyse o “sonra” hiç gelmeyebilirdi. İçinde bir şey kırıldı. Eve döndü ve hayatında ilk kez “hayır” dedihem de her şeye, bir anda.
Ertesi gün Leyla izin aldı, biriktirdiklerini çekti ve yola koyuldu. Kocası anlamaya çalışıyor, kızı talep ediyorduo ise herkese sakin ve kararlı bir şekilde cevap verdi: “Hayır.”
Arkadaşının köydeki evinde her şey huzurluydu. Bir battaniyeye sarılıp düşündü: Gerçekten her şey böyle mi bitecekti? Yaşamamıştı. Sadece hayatta kalmıştı. Başkaları için. Şimdiyse, kendisi için olacaktı.
Bir hafta sonra, Leyla Bodrum’a uçtu. Orada, deniz kenarındaki bir kafede Cemal’le tanıştı. Yazardı. Zeki, nazik. Kitaplardan, insanlardan, hayatın anlamından konuştular. Yıllar sonra ilk kez içten içe güldü, başkalarının ne düşündüğünü umursamadan.
“Burada yaşasak nasıl olur?” diye sordu Cemal bir gün. “Ben her yerde yazabilirim. Sen de benim ilham perim olursun. Seni seviyorum, Leyla.”
Leyla başını salladı. Neden olmasın? Geriye çok az zamanı kalmıştı. Öyleyse, mutluluk olsungeçici bile olsa.
İki ay geçti. Kendini harika hissediyordu. Kahkahalar atıyor, gezintiye çıkıyor, sabahları kahve hazırlıyor, komşulara hikâyeler anlatıyordu. Kızı önce itiraz etti, sonra pes etti. Kocası payını ödedi. Her şey duruldu.
Bir sabah telefonu çaldı.
“Leyla Demir mi?” diye endişeli bir ses sordu. “Affedin, bir karışıklık olmuş… bu sonuçlar size ait değil. Her şey yolunda. Sadece yorgunluk.”
Leyla bir an sessiz kaldı, sonra kahkahalara boğulduyüksek sesle, içten.
“Teşekkür ederim, doktor. Bana yeniden hayat verdiniz.”
Uyuyan Cemal’e baktı ve mutfağa gidip kahveyi hazırladı. Çünkü artık önünde sekiz ay değiltüm bir ömür vardı.




