Küçük kızın babası bir polisti ve şimdi o, Alman çoban köpeğinin açık artırmasına tek başına katılıyordu şok edici sebep!
Çamurlu ve gürültülü Çınar Köyü panayır alanı, minik ve sessiz bir kız olan Elif Demir için her zaman fazla büyük ve karmaşıktı. Yaz güneşi taşları kavuruyor, etrafa sıcak ve ağır bir hava yayıyordu. Lunapark sesleri etrafı çınlatıyor, satıcılar şekerli mısır ve piyango biletleri satmak için bağırıyordu. Ana pavyondan uzakta bir çekiç sesi duyuldu. Tam orada, o günün en önemli anında, sekiz yaşındaki Elif tek kelime etmeden duruyordu. Geçen kasım ayından beri konuşmuyordu; o gün, iki üniformalı polis çiftliğe geldiğinde, dünyası bin parçaya bölünmüştü. Annesi, polis memuru Ayşe Demir, artık yoktu. “Görev başında şehit oldu,” diyordu gazeteler. Öyle bir şekilde gitmişti ki geriye ne soru ne de umut kalmıştı. O günden beri Elifin sessizliği bedeninin en derin köşesine saklanmıştı.
Ama o sabah, Elif şafak sökmeden uyandı. Göğsünde her zamankinden daha keskin bir ağrı vardı. Hemen tozlu cam kavanozuna uzandı, içinde biriktirdiği bozuk paraları saydı. Doğum günlerinde aldığı bir liralıklar, limonata satarak kazandığı beşlikler, annesinin ödül diye verdiği gümüş paralar… İki kez saydı: elli iki lira on altı kuruş. Hepsini sırt çantasına koyup kapının önünde beklemeye başladı.
Annesinin eşi Selma onu vazgeçirmeye çalıştı: “Elif, canım, o açık artırmaya gitmene gerek yok,” dedi, diz çökmüş, bir zamanlar parlak olan gözleri şimdi yorgun ve solgundu. “Aradığın şey orada değil. Gel, birlikte gözleme yapalım, olur mu?” Ama Elif başını iki yana salladı, gözleri Selmanın parmağındaki altın yüzüğe takılı kalmıştı. O yüzük şimdi Selmanın titrek parmağında fazla büyük, yersiz duruyordu. Üvey babası Murat ise kenarda durmuş, telefonuyla oynuyor ve gergin görünmemeye çalışıyordu. Cenazeden beri Elife nasıl yardım edeceğini bilemiyordu. Bazen ona, “Hadi kızım, hayat devam ediyor. Bunu aşmalısın,” gibi şeyler söylüyordu. Elif bazen ondan nefret ediyordu. Bazen ise nefret edecek bile gücü kalmıyordu. Sessizce yola çıktılar, Selmanın eski Subarusu köy yolundaki çukurlarda sarsıla sarsıla ilerlerken, her tümsek Elifin ellerini titretiyordu. Panayır alanına vardıklarında Selma eğildi ve fısıldadı: “Ne olursa olsun, seni seviyorum, tamam mı?” Elif dizlerine baktı, arka kapı gürültüyle kapandı. Panayırın havası anında burnuna çarptı: mısır kokusu, saman, ter ve kızgın metal.
Pavyonun içinde ahşap sıraların önünde bir kalabalık toplanmıştı. Önde birkaç polis memuru duruyor, rahatsız görünüyordu. Yan tarafta, “Emekli Polis Köpekleri Satışa Çıkarıldı” yazılı el yapımı bir tabelanın altında tek bir metal kafes vardı. Ve işte oradaydı: Karabaş, Elif için annesinin gerçekliğini hâlâ taşıyan tek varlık.
Bir anı değil, bir fotoğraf değil, Karabaşın yüzü yaşla solmuş olsa da gözleri hâlâ keskin ve koyuydu. Orada oturuyordu, sanki o yerin sahibi oymuş gibi, ama kuyruğu zar zor hareket ediyordu. Kalabalığı süzdü, sonra içgüdüsel olarak Elife baktı. Elifin sırtına bir ürperti yayıldı. Aylardır Elif sadece geceleri yaşıyor gibiydi, eski polis karakolunun arkasındaki çitin önünde, herkes gittikten sonra Karabaşa fısıldadığı şeylerle. Ona kimseye anlatamadığı şeyleri söylüyordu; sırlarını, acısını, annesinin eve dönmesini ne kadar istediğini… Karabaş cevap vermiyordu ama dinliyordu, bu bile yeterliydi.
Ütülü mavi takım elbiseli bir adam neşeli bir sesle bağırdı: “Bugün hepinize Çınar Köyü tarihinin bir parçasına sahip olma şansı veriyoruz! Emekli polis köpeğimiz Karabaş, memur Ayşe Demirin aramızdan ayrılışından bu yana emekli oldu. Yeni bir yuva arıyor. Hadi ona biraz sevgi gösterelim, ne dersiniz?” Elif kavanozu o kadar sıkı kavramıştı ki cam avuçlarını çizdi. Selma nazikçe omzuna dokundu, ama Elif çekildi. Kalabalığı süzdü: meraklı izleyiciler, belki annesini hatırlayan köylüler ya da sadece gösteri izlemeye gelenler. Ama ön sırada kalabalığa uymayan iki adam gördü. Biri uzun, beyaz saçlı, beyaz gömlekli ve kurt gibi gülümsemesiyle: Vedat Güven, Güven Güvenlikin sahibi, reklam panolarında hep “Güvenilir Güvenlik” sloganıyla görünen isim. Diğeri daha sert, kot gömleği lekeli, yüzü güneşten kızarmış ve kırışık: Cemal “Cemo” Yılmaz, vadinin diğer tarafındaki çiftçi. Karabaşa öyle bir bakıyorlardı ki Elifin midesi kasıldı. Vedata bakmamaya çalıştı, ama onun soğuk ve sorgulayıcı bakışları sürekli ona kayıyordu. Cemo ise Elife pek dikkat etmiyordu, ama sıkılı çenesi gergin olduğunu ele veriyordu. Açık artırma başladı: “Beş yüz liradan başlıyoruz. Beş yüz lira verecek var mı?” Elifin kalbi hızla çarpmaya başladı. Beş yüz lira. Onun bozuk paraları şimdi komik derecede küçük görünüyordu. Selma rahatsızca arkasında duruyordu. Karabaşın bakışları fiyatlar yükseldikçe d




