İrma pencerenin önünde durmuş, İstanbul’a düşen yoğun karı izliyordu. Kocasıyla telefon görüşmesi sona ermek üzereydi – on beş yıllık evliliklerinde sayısız kez yaptıkları olağan, günlük konuşmalardan biriydi bu.

Elif pencerenin önünde durmuş, İstanbulun yoğun karını izliyordu. Kocasıyla telefon görüşmesi sona ermek üzereydi on beş yıllık evliliklerinde sayısız kez yaptıkları gibi sıradan, günlük bir konuşmaydı bu. Ahmet, her zamanki gibi, “iş seyahati” için gittiği İzmir’de her şeyin yolunda olduğunu, toplantıların planlandığı gibi gittiğini, üç gün sonra döneceğini söylüyordu.

“Tamam sevgilim, o halde görüşürüz,” dedi Elif, telefonu kulağından çekip kırmızı tuşa basmak üzereyken aniden durdu. Hattın diğer ucunda genç bir kadın sesi duyulmuştu, tıpkı bir kuşun şakıması gibi neşeli ve hafif:

“Ahmetciğim, geliyor musun? Küveti doldurdum bile”

Elif’in eli havada donakaldı. Kalbi bir an durdu, sonra göğsünden fırlayacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Telefonu tekrar kulağına yapıştırdı, ancak duyduğu tek şey kesik kesik bip sesleriydi Ahmet görüşmeyi çoktan sonlandırmıştı.

Yavaşça bir koltuğa çöktü, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu. Kafasında bir kasırga vardı: “Ahmetciğim Küvet İş seyahatinde küvet mi olur?” Son ayların tuhaf detayları gözünün önüne geldi: sık seyahatler, Ahmetin her zaman balkonda aldığı gece telefonları, arabasına sinen yeni bir parfüm kokusu

Titreyen elleriyle dizüstü bilgisayarını açtı. E-posta hesabına girmek zor olmadı şifreyi biliyordu, o eski günlerden kalma, güven ve dürüstlüğün hâlâ var olduğu zamanlardan. Uçak biletleri, otel rezervasyonu İzmirin göbeğindeki beş yıldızlı bir otelin “Balayı Süiti”. İki kişilik.

Posta kutusunda bir de yazışmalar vardı. Sibel. Yirmi altı yaşında, fitness eğitmeni. “Sevgilim, daha fazla dayanamıyorum. Üç ay önce ayrılacağını söylemiştin. Daha ne kadar bekleyeceğim?”

Elif’in midesi bulandı. Gözünün önüne Ahmetle ilk buluşmaları geldi o zamanlar basit bir satış müdürüydü, kendisi de yeni mezun bir muhasebeci. Düğün için para biriktiriyor, küçük bir ev kiralıyorlardı. Başarılarını birlikte kutluyor, zor zamanlarda birbirlerine destek oluyorlardı. Şimdi ise o yönetici olmuştu, kendisi de aynı şirketin muhasebe müdürüydü, ama aralarında on beş yılın ve yirmi altı yaşındaki bir fitness eğitmeninin açtığı bir uçurum vardı.

Otel odasında Ahmet sinirle bir o yana bir bu yana yürüyordu.

“Niye yaptın bunu?” dedi, sesi öfkeden titriyordu.

Sibel, ipek sabahlığa sarılmış bir şekilde yatakta uzanıyordu. Uzun sarı saçları yastığa dağılmıştı.

“Ne var bunda?” dedi, doymuş bir kedi gibi gerindi. “Ziyadesiyle ayrılacağını söylemiştin ya.”

“Ne zaman ve nasıl olacağına ben karar veririm! Ne yaptığının farkında mısın? Elif aptal değil, her şeyi anlamıştır!”

“Harika!” diye birden doğruldu Sibel. “Otel odalarında saklanan bir metres olmaktan sıkıldım. Seninle restoranlara gitmek, arkadaşlarınla tanışmak, sonunda eşin olmak istiyorum!”

“Çocuk gibi davranıyorsun,” diye homurdandı Ahmet.

“Asıl sen korkaksın!” diye çıkıştı, yanına geldi. “Bana bak! Gençim, güzelim, sana çocuk doğurabilirim. Peki ya o? Sadece paranı mı hesaplasın?”

Ahmet onu omuzlarından tuttu: “Elif hakkında böyle konuşma! Onu, bizi hiç tanımıyorsun!”

“Yeterince tanıyorum,” diye kurtuldu Sibel. “Onunla mutsuz olduğunu biliyorum. İşe ve eve gömülmüş. En son ne zaman seviştiniz? Birlikte tatile ne zaman çıktınız?”

Ahmet pencereye döndü. Dışarıda, karlarla kaplı İstanbulda, Elifle paylaştıkları evde her şey yıkılıyordu. On beş yıllık ortak hayat, kaprisli bir kızın tek cümlesiyle kâğıttan bir ev gibi dağılmıştı.

Elif mutfakta, soğumuş bir çay bardağını tutarak oturuyordu. Telefonunda onlarca cevapsız arama vardı. Açmamıştı. Ne diyecekti ki? “Sevgilim, sevgilinin seni banyoya çağırdığını duydum” mu?

Hafızası, geçmişten sahneler sunuyordu. İşte Ahmet, bir restoranın ortasında diz çöküp ona alyansını veriyor. İşte ilk evlerine, uydu şehirdeki küçük iki odalı daireye taşınıyorlar. İşte annesi öldüğünde onu teselli ediyor. İşte terfisini kutluyorlar

Sonra işte o bitmek bilmeyen yoğunluklar, krediler, tadilatlar

En son ne zaman samimiyetle konuşmuşlardı? Ne zaman kucak kucağa film izlemişlerdi? Ne zaman gelecek planları yapmışlardı?

Telefon tekrar titredi. Bu sefer bir mesaj gelmişti: “Elif, konuşalım. Her şeyi açıklayacağım.”

Ne açıklayacaktı? Yaşlandığını mı? Eve kapandığını mı? Genç bir fitness eğitmeninin onun ihtiyaçlarını daha iyi anladığını mı?

Elif aynanın karşısına geçti. Kırk iki yaşındaydı. Göz kenarlarındaki kırışıklalar, ayda bir boyadığı beyaz teller Bu yorgun bakışlar, bu programa göre yaşama alışkanlığı, bu bitmeyen istikrar arayışı ne zaman başlamıştı?

“Ahmet, nereye gidiyorsun?” diye tersledi Sibel, otele döndüğünde.

“Şimdi değil,” dedi Ahmet, kravatını gevşeterek koltuğa çöktü.

“Hayır, tam şimdi!” diye dikildi karşısına. “Ne olacağını bilmek istiyorum. Artık bir karar vermen gerektiğini anlamalısın!”

Rate article
Lifequest
İrma pencerenin önünde durmuş, İstanbul’a düşen yoğun karı izliyordu. Kocasıyla telefon görüşmesi sona ermek üzereydi – on beş yıllık evliliklerinde sayısız kez yaptıkları olağan, günlük konuşmalardan biriydi bu.