Onu Yetimhaneye Bırakmak Zorundayız, Bize Gerek Yok!’ Doğumdan Sonra Kocam Böyle Dedi

Hastanenin steril kokulu odasında, bebeğin yanında duran Ayşegül, titreyerek eşine baktı. “Bunu yapamayız! O bizim oğlumuz!” dedi, sesi elektrik çarpmış gibi titriyordu. Mehmet, beşiğin yanından geri çekildi, sanki zehirli bir yılan görmüştü.
Steril ve mama kokulu oda aniden bir tabut gibi daraldı. Dokuz ay mide bulantısı ve korkuyla taşıdığı bebek, melek gibi masum uyuyordu. Battaniyenin altından çıkan küçük, biçimsiz el, kaderin sessiz bir azabı gibiydi.
Ayşegül, kusurlu eli kendi avucuyla örttü. Bebeğin teninin sıcaklığı, asla ihanet etmeyeceğine dair bir yemin oldu.
“Sakat bir çocuk bize yük olur,” dedi Mehmet, oğluna bakmadan. Nefesindeki alkol kokusu hastane dezenfektanıyla karışıyordu. “Yetimhaneye bırakalım. Yenisini yaparız…”
İçinde bir şey kırıldı “mutlu sonsuza kadar” inancının son kırıntısı.
“O senin kanından,” dedi Ayşegül, sesi buz gibi keskin.
“Benim değil!” Omuzlarını silkerek yükten kurtulmaya çalıştı. “Böyle bir ucubenin benden olması imkânsız!”
Eve dönerken yağmur, Tofaş’ın camlarına vuruyordu. Damlalar çatıda bir matem marşı çalıyordu hayallerin sonu için. Baba sessizce direksiyonu sıkıyor, anne beşiği göğsüne bastırıyordu.
“Oda hazır,” dedi Fatma, sessizliği yırtarak. “Kundaklar ütülendi. Beşik seninkinin yanında.”
Ayşegül, bebeğin tombul yanaklarına bakıyordu. Kusursuz burun. Mükemmel kirpikler. Onun kişisel mucizesi.
“Adını Emir koyacağım. Dedemin adını taşıyacak,” dedi, dikiz aynasında babanın gözünden süzülen yaşı yakalayarak.
Köy, onları bir fırtına ile karşıladı. Baba, bebek için bir şemsiye kalkanı açtı. Evin sıcaklığı, ekmek ve çam odunu kokusuyla sarıyordu.
Gece, oğlunun düzensiz nefesini dinlerken, penceredeki yıldızlara ant içti: “Onu mutlu edeceğim. Kendinden utanmamasını öğreteceğim.”
Beş yıl sonra Emir, verandada oturmuş, düğmelerle savaşıyordu.
“Kendim yapacağım!” diye hırladı, annesinin yardım elini iterek. Beş dakika uğraştıktan sonra zafer çığlığı attı: “Başardım!”
Hayat, küçük zaferlerle akıyordu. Sabahın erken saatlerinde pazara sebze taşımak. Geceleri dikiş makinesiyle uğraşmak. Evin arkasında baltanın sesi, dedenin torununa öğüdü: “Erkek el değil, karakterdir. Dik dur, meşe gibi.”
Yedi yaşında Emir, okuldan dudakları büzülmüş döndü. Sorulara kısaca yanıt verdi: “Kanca diyorlar.”
“Ben de balık tutmaya yarar dedim,” diye omuz silkti, annesinin gurur dolu gülümsemesini saklamasına neden olarak.
On dört yaşına geldiğinde, ahırdaki eski bilgisayar onun evreni olmuştu. Ekranda yeşil kod satırları yanıp sönüyordu.
“Bak! Yörünge hesaplama programı yaptım!” diye bağırdı, annesini çağırarak.
Fatma geceleri uyumadığı için söyleniyor, ama Hüseyin kahkahayı basıyordu: “Bırak bilimin taşını yesin! Bu çocuk bir Aziz Sancar olacak!”
Kader onlara gülümsüyor gibiydi. Ta ki bir sonbahar sabahı telefon çalana kadar…
“Oğlum kendi yolunu buluyor anne. Engel olma.”
On altı yaşında Emir, annesine buruşuk banknotlar uzattı. Mahalle bakkalı için yaptığı web sitesinin karşılığıydı.
“Dedemle nineme yiyecek alın,” dedi, yetişkin bir erkek gibi dik durarak.
Gizlice boy atmıştı, genç bir çam fidesi gibi. Ses derinleşmiş, dedesinin gürültülü kahkahasını andırıyordu. Sadece gözleri aynı kalmıştı keskin, detayları yakalayan, başkalarının göremediklerini gören.
Ayşegül verandada oturmuş, çam kokulu havayı içine çekiyordu. Oğlunun odasından klavye sesleri geliyordu monoton, bir ağaçkakanın tıkırtısı gibi. Kalbini bir endişe sardı: şehir er ya da geç onu çekecekti, karanlıktaki bir deniz feneri gibi.
“Uyuyamadın mı?” diye sordu Hüseyin, yanına oturarak dizlerindeki ekose battaniyeyi düzeltti.
“Gitmesinden korkuyorum,” itiraf etti, sanki yeniden bebeği kucağındaymış gibi. “Gidecek.”
Yaşlı adam uzun süre gökyüzündeki yıldızlara baktı, kamp ateşinin kıvılcımları gibi parlıyorlardı.
“Tutma,” diye parmağıyla gökyüzünü işaret etti. “Kartalların uçmaya ihtiyacı var. Ama yuvalarını unutmazlar.”
On sekizinci yaş gününde Emir, ilk büyük siparişini aldı. Sabah kurye, yüksek teknoloji ürünü kutular getirdi.
“Ankara’dan müşteri gönderdi,” diye kısaca açıkladı, mutfak masasında kutuları açarken. “Uzaktan çalışacağım.”
O andan itibaren evin sakin hayatı değişmeye başladı. Önce hızlı internet geldi Emir, ilçeden gelen teknisyenleri ikna etti. Sonra mobilyalar yenilendi, dokunmatik ekranlı buzdolabı alındı.
Ayşegül, oğlunun güvenle sözleşmeleri görüşmesini izliyordu. Çekingenliği kalmamıştı konuşması net, “arayüz” ve “algoritma” gibi terimlerle doluydu. Ona büyü gibi gelse de, önemli olan oğlunun ailenin direği olmasıydı.
“Hesabına transfer edeceğim,” dedi bir gün, ekrana bakmadan. “Kendine bir elbise al.”
“Neden?” Şaşkınlıkla önlüğünü buruşturdu.
Emir gözlüklerini çıkardı, yumuşak bir gülümsemeyle. Lenslerin arkasındaki gözleri, orman gölü g

Rate article
Lifequest
Onu Yetimhaneye Bırakmak Zorundayız, Bize Gerek Yok!’ Doğumdan Sonra Kocam Böyle Dedi