Ah, sevgililerim, ne günlerdi o günler… Gri, ağlamaklı, sanki gökler bile Zarichchia’daki acıyı biliyordu. Sağlık ocağımın penceresinden bakıyorum, yüreğim yerinde durmuyor, sanki mengeneye sıkıştırılmış da yavaş yavaş sıkılıyor.

**Günlüğümden Bir Sayfa**

Ah, ne gün o gündü Gri, hüzünlü, sanki gökyüzü bile biliyordu ki Taşköyde derin bir acı yaşanıyordu. Sağlık ocağımın penceresinden bakarken içimde bir sıkıntı, sanki bir mengene yüreğimi sıkıyor, yavaş yavaş sıkıştırıyordu.

Bütün köy sessizliğe bürünmüştü. Köpekler havlamıyor, çocuklar saklanmıştı, dayımın yaramaz horozu bile susmuştu. Herkes tek bir noktaya, bizim nine Eminenin evine bakıyordu.

Kapısının önünde şehirden gelen bir araba duruyordu, parlak, yabancı, köyümüzün teninde taze bir yara gibiydi.

Tek oğlu Mehmet, anasını huzurevine götürüyordu.

Üç gün önce gelmişti, cilalı ayakkabıları, pahalı kolonyasıyla Toprağın kokusunu taşımıyordu artık. Önce bana geldi, sanki danışacakmış gibi, aslında kendini savunmak için.

“Gülay Hanım,” dedi, gözleri bana değil, köşedeki pamuk kavanozuna dikili. “Anneme bakım lazım. Profesyonel. Ben ne yapabilirim ki? İş, koşturmaca Orada doktorlar var, ilgi var.”

Susuyordum, ellerine bakıyordum. Tertemiz, bakımlı tırnakları vardı. Bu eller, çocukken nehirde boğulmak üzereyken Emine ninenin eteğine yapışmıştı. Bu eller, onun son yağını kullanarak pişirdiği börekleri kapışmıştı. Şimdi bu eller, onun hükmünü imzalıyordu.

“Mehmet,” dedim, sesim titrek. “Huzurevi bir ev değil. Resmi bir kurum. Duvarlar orada yabancı.”

“Ama orada uzmanlar var!” diye bağırdı neredeyse, kendini ikna etmeye çalışıyor gibi. “Burada ne var? Bütün köye tek başına mı bakacaksın? Gece bir şey olursa?”

İçimden geçirdim:

“Burada duvarlar tanıdık, Mehmet. Kapı kırk yıldır aynı sesle gıcırdıyor. Pencere altında babanın diktiği elma ağacı var. Bunlar ilaç değil mi?”

Ama ses etmedim. Kararını vermiş birine ne denir ki? Gitti, ben de Emine nineye gittim.

Eski tahta bankta oturuyordu, dimdik, sadece dizlerindeki eller titriyordu. Ağlamıyordu. Gözleri kuruydu, uzaklara, dereye bakıyordu.

Beni görünce gülümsemeye çalıştı, ama yüzü ekşimiş gibi oldu.

“İşte Gülay Hanım,” dedi, sesi sonbahar yapraklarının hışırtısı kadar hafif. “Oğlum geldi Götürüyor.”

Yanına oturdum. Elini tuttum, buz gibiydi. Bu eller ne çok çalışmıştı Tarlaları sürmüş, çamaşırları yıkamış, Mehmetini sarmıştı.

“Belki bir daha konuşsak, Emine nine?” diye fısıldadım.

Başını salladı.

“Gerek yok. Kararını verdi. Ona göre doğru bu. Kötülük olsun diye değil, şehir sevdasıyla yapıyor. İyilik sanıyor.”

Bu sakin bilgeliği duyunca içim parçalandı. Bağırmadı, kavga etmedi, beddua bile etmedi. Kabullendi, tıpkı hayat boyu yaptığı gibikuraklığı, yağmuru, kocasını kaybetmeyi, şimdi de bunu.

Akşam, gitmeden önce tekrar yanına gittim. Çantasını hazırlamıştı.

İçinde ne mi vardı? Çerçeveli bir fotoğraf, geçen doğum gününde hediye ettiğim tüylü yazma, küçük bir bakır muska. Bütün bir ömür, bir bez çantanın içinde.

Ev tertemizdi, yerler silinmişti. Kekik ve nedense soğuk kül kokuyordu. Masada iki fincan ve reçel tabağı duruyordu.

“Otur,” diye başını işaret etti. “Çay içelim. Son kez.”

Sessizce oturduk. Duvar saati tık tık işliyordubir, iki, bir, iki Evindeki son dakikalarını sayıyordu.

Bu sessizlik, her çığlıktan daha güçlüydü. Bir vedalaşmanın sessizliği. Tavandaki her çatlakla, her tahtayla, penceredeki sardunya kokusuyla.

Sonra kalktı, dolaba gitti, beyaz bir kumaş çıkardı. Bana uzattı.

“Al Gülay Hanım. Annemin işlemesi. Sende kalsın. Hatıra olsun.”

Açtım. Beyaz kumaşın üzerinde mavi peygamberçiçekleri, kırmızı gelincikler Kenarına oya işlenmiş. Nefesim kesildi.

“Emine nine, ne yapıyorsun? Al bunu Hem sana, hem bana yazık. Burada seni beklesin. Bekler. Biz de bekleriz.”

Bana bakıyordu, solgun gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki anladıminanmıyordu.

Ve o gün geldi. Mehmet eşyaları arabaya yerleştiriyordu. Emine nine en güzel elbisesini giymiş, o tüylü yazmasını takmış, kapıya çıktı. Komşular, cesaret edebilenler, bahçelerine çıkmıştı. Gözyaşlarını peşkirleriyle silerek duruyorlardı.

Her yeri son bir kez süzdü. Her evi, her ağacı. Sonra bana baktı. Gözlerinde tek bir soru vardı: “Niye?” Ve bir ricaydı bu: “Unutmayın.”

Arabaya bindi. Gururlu, dik. Arkasına bile bakmadı. Araba hareket etti, toz bulutu kalktı, arka camda yüzünü gördüm.

Tek bir gözyaşı yanağından süzüldü. Araba dönüşte kayboldu, biz uzun süre tozun yere çöküşünü izledik, sanki küller düşüyordu. Taşköyün kalbi o gün durmuştu.

Sonbahar geçti, kış fırtınayla geldi. Emine ninenin evi ıssız, pencereleri tahtalı kaldı. Kar eşiğe kadar yığılmıştı, kimse temizlemeye gelmedi. Köy yetim kalmış gibiydi. Önünden geçerken, sanki kapı gıcırdayacak, Emine nine çıkacak, yazmasını düzeltecek, “Merhaba Gülay Hanım” diyecek gibi olurdum. Ama kapı sessizdi.

Mehmet birkaç kez aradı. “Annem alışıyor,” dedi sıkınt

Rate article
Lifequest
Ah, sevgililerim, ne günlerdi o günler… Gri, ağlamaklı, sanki gökler bile Zarichchia’daki acıyı biliyordu. Sağlık ocağımın penceresinden bakıyorum, yüreğim yerinde durmuyor, sanki mengeneye sıkıştırılmış da yavaş yavaş sıkılıyor.