“TULUMBA TATLISI: BİR AİLE LANETİNİ KIRAN LEZZET”
“Bu evde büyükannemden bahsedilmez,” dedi Emir, sesini alçaltarak, sanki rüzgar duyabilirmiş gibi.
Üçüncü kez İstanbul’daydı. Ama bu sefer ne turistlik merakla ne de boş bir hevesle gelmişti. Bu kez, miras kalmıştı eline: şerbet lekeli bir defter ve derin bir sessizlik.
Annesi, ölmeden önce vermişti defteri ona.
“Bunu hak ettin. O senin için bıraktı. Ve eğer onu aramaya gidersen… cevaplara değil, tatlıya aç git.”
İlk sayfada yazıyordu:
“Tulumba tarifi. Emir affetmek istediğinde.”
Bu tatlıyı hiç duymamıştı. Büyükannesini de… Sadece “aile şerefini lekelediği” için sürgün edildiğini biliyordu. Ama defterde şeker ve undan fazlası vardı. Konuşmak isteyen bir hikaye saklıydı.
Balat’a gitti, soluk mürekkeple yazılmış adresi takip ederek. Yeşil pencereli sarı bir evin kapısını çaldı. Kapıyı, gri gözlü, boğuk sesli bir kadın açtı.
“Sen misin?” diye sordu.
“Kimim ben?”
“Defteri getiren.”
Adı Leyla’ydı. Emir’in büyükannesinin kızı. Halası, ama onun varlığından bile haberi yoktu. İçeri buyur etti. Mutfakta eski fotoğraflar, çalınan bir radyodan yayılan Türk müziği ve fokurdayan bir kazan vardı.
“Tulumba,” dedi, tahta kaşıkla karıştırarak. “Annemin yaptığı gibi. Önce kızgın yağda kızartılır. Sonra mis gibi şerbete yatırılır. Dışı çıtır, içi yumuşacık. Tıpkı onun gibi.”
Emir yutkundu.
“Neden bana ondan hiç bahsetmediler?”
“Çünkü deden onun adını silmeye yemin etmişti. Ama o seni asla unutmadı. Daha doğmadan tanırdı seni.”
Katlı bir mektup uzattı, el yazısıyla adı yazılıydı.
“Sevgili Emir, biliyorum ki bu tarif hikayemden önce gelecek eline. Böylesi iyi. Pişir onu. Ancak o zaman anlarsın, sevginin de kızartılıp affedilebileceğini.”
Ağlamadı. Henüz değil. Ama içinde bir şey kırılmıştı.
“Bana öğretir misin?” diye sordu.
Saatlerce hamur hazırladılar: un, su, tereyağı, bir tutam limon. Sonra çubuk şeklinde kızarttılar, en sonunda portakal çiçeği kokulu koyu şerbete batırdılar.
Emir bir ısırdığında, çıtırtısı açığa çıkan bir sır gibiydi. Tatlılık ağzını doldurdu, boğazında bir düğümle birlikte.
“Şimdi ne olacak?” diye fısıldadı.
“Şimdi bunu yanında götür. Ve onun hikayesini asla saklama.”
Aylar sonra, Emir İzmir’de küçük bir pastane açtı: “Leyla’nın Şerbeti”.
Sadece Türk tatlıları satıyordu. Ama en çok tulumba talep görüyordu.
Ve fırının yanındaki duvarda, el yazısıyla yazılmış bir cümle asılıydı:
“Bazı miraslar para değildir… sana anlatılmayanı sevmeyi öğreten tariflerdir.”




