‘Sadece kendini düşünüyorsun! Ayşe daha hayatında hiç gerçek denizi görmedi!’ diye içerleyerek haykırdı Zeynep, ayrılık öncesinde kocasının kendi hislerini anlamasını sağlamak için çaresizce çabalarken.

“Sen hep kendini düşünüyorsun! Sude hiç gerçek denizi görmedi!” diye içinde biriken öfkeyle patladı Elif, eşini anlamaya çalışırken.
“Yarın anneme gidiyorum. Bir hafta, belki daha uzun süre kalacağım. Senin güneş kremi lekeli gömleklerini kim yıkayacak, kim ütüleyecek, beni hiç ilgilendirmiyor.”
“Ne demek gidiyorsun? Evde kalacağını sanıyordum. Sonunda düzgün bir temizlik yapacaksın diye düşünmüştüm.”
“Hayır, annemin yanında dinlenmeye karar verdim.”
Emir mutfak masasında telefonundaki haberleri okur gibi yaparken, aslında karısının her hareketini izliyordu. Gerginliğini adımlarından bile hissediyordu.
“Sen hep kendini düşünüyorsun! Sude hiç gerçek denizi görmedi!” diye tekrarladı Elif, sesi öfke ve kırgınlıkla titriyordu.
Elif üç gündür sessizdi ve bu herhangi bir kavgadan daha kötüydü. Her şey, Emir’in bir kez daha tatil planlarını reddetmesiyle başlamıştı.
Bu yıl, uzun zamandır ilk kez hem zamanları hem de birikimleri vardı. Elif yıllardır deniz hayali kuruyordu. Son kez Antalya’ya Emir’le birlikte on yıl önce gitmişlerdi. O zamandan beri Sude doğmuştu ve küçük kızı henüz dalgaların köpüklü sesini hiç duymamıştı.
Elif de güneşin ve sıcak kumun hayalini kuruyordu. Güneş kreminin kokusu, şezlongların gığcırtısı, sahildeki kalabalık bile onu rahatsız etmiyordu.
Ama Emir yine direnmişti:
“Ben böyle bir tatili sevmiyorum, defalarca söyledim! Kalabalık, sıcak, kum ayakkabıların içinde… Ben şehir dışını tercih ediyorum. Sessiz, klimatör serinliği, koşturmaca yok.”
“Sen hep kendini düşünüyorsun! Sude hiç gerçek denizi görmedi!” diye tekrarladı Elif, umutla eşinin yüreğine dokunabileceğini düşünerek.
“Deniz ona ne kazandıracak? Geçen sene ona ne güzel bir havuz aldık!” diye savuşturdu Emir, gözlerini telefondan ayırmadan.
Elif sinirle kızının tişörtünü düzeltti, sırt çantasının fermuarını kapattı ve oyuncak çantasını kenara çekti. Mutfak masasında bir liste duruyordu: mayo, tercih, şapka, masal kitabı, top… Her şey yolunda olmalıydı, ama içi huzur dolmuyordu.
Emir hâlâ masada oturuyor, haberleri kaydırıyordu. Son yarım saatte bir kez olsun, “Yardım lazım mı?” diye sormamıştı. Ne yola, ne eşyalara, ne de Sude’ye dair. Bu, Elif’i hem bağırmak hem ağlamak istiyormuş gibi hissettiriyordu.
“Anne, yüzme gözlüklerini aldık mı?” diye çekiştiriyordu Sude annesinin kolunu.
“Evet, çantamda, tatlım,” diye zoraki bir gülümsemeyle cevapladı Elif, içinde derin bir huzursuzlukla.
“Bak, belki ben götürürüm?” diye mızmızlandı Emir, telefonuna bakmaya devam ederek.
Elif ona şaşkınlıkla baktı. Bakışlarında yorgunluk, öfke ve biraz da kırgınlık vardı.
“Gerek yok. Kendimiz hallederiz,” diye kesik bir cevapla karşılık verdi.
Anahtarları kaptığı gibi kızıyla birlikte kapıya yöneldiler.
Fatma Hanım renkli önlüğüyle bahçe kapısında bekliyordu, elinde bir demet maydanoz vardı. Arabayı uzaktan görünce hızla yanlarına geldi.
“Güzellerim geldi!” diye sevinçle haykırdı, bagajdaki alışveriş poşetlerini çıkarmaya yardım ederken.
Sude hemen içeri koştu, çünkü biliyordu ki babaannesi yine en sevdiği gözlemeleri hazırlamıştı. Elif ise eşyaları içeri taşıdıktan sonra yavaşça verandaki banka oturdu.
Fatma Hanım torununa reçelli gözleme tabağını koyduktan sonra kızının yanına geldi.
“Bir şey mi oldu?” diye yumuşak bir sesle sordu.
Elif uzun süre sadece oturdu. Sonra saçlarını kulak arkasına atıp derin bir nefes aldı ve her şeyi anlattı. Kocasının deniz tatilini reddetmesini, kayıtsızlığını, o lanet havuza güvenmesini… Hep geri adım atışını, mutlu bir aile tablosu sergilemek için…
Fatma Hanım dikkatle dinledi, sözünü kesmedi. Sonra Elif’in elini sıkıca tuttu ve alçak sesle:
“Kızım, senin de dinlenmeye, mutlu olmaya, destek görmeye hakkın var. İstersen bu hafta sonu kalın. Sude ile birlikte vakit geçirirsiniz.”
“Valla hiç eşya bile almadım yanıma.”
“Önemli değil. Eski eşyalardan bir şeyler buluruz. On yıldır bir gram bile almamışsın, hepsi olur.”
Böylece karar verildi. Elif keyifle bahçeyle ilgilendi, annesinin çiçeklerini suladı, çapaladı ve böğürtlenlerin tadını çıkardı. Akşam Sude ile birlikte havuza girdiler, sonra vişne kompostosu içip cırcır böceklerinin sesini dinlediler.
Emir ancak akşam karısının döneceğini hatırladı. Üstelik bunu, arabaya ihtiyacı olunca ve anahtarların yerinde olmadığını fark edince yaptı.
“Ne zaman dönüyorsun?” diye hırçın bir ses telefonun diğer ucundan duyuldu.
“Bugün gelmiyorum. Yarın,” diye kısa cevapladı Elif.
“Ne demek yarın? Arabaya ihtiyacım var. Mehmet’le buluşacağım.”
“Taksi çağır. Bir çözüm bul. Şimdi çok geç, bir yere gitmem,” dedi Elif ve bağırmaya başlayacağını bildiği için telefonu kapattı.
Sessizce telefonunun sesini kapatıp ekranını aşağı çevirerek pencere kenarına bıraktı. Bugün zaten yeterince kötü geçmişti. Emir şimdi evde kirli bardaklarla ve önemli işleriyle birlikte öfkeyle oturuyordu.
Sude havuz keyfinden y

Rate article
Lifequest
‘Sadece kendini düşünüyorsun! Ayşe daha hayatında hiç gerçek denizi görmedi!’ diye içerleyerek haykırdı Zeynep, ayrılık öncesinde kocasının kendi hislerini anlamasını sağlamak için çaresizce çabalarken.