Bugün günlüğüme yazmak istedim çünkü yaşadıklarımı düşününce bir ders çıkardım.
Başarılı bir evlilik yapmak en önemli şeydi. Zengin bir koca, mutlu bir hayat demekti.
Elif, ailesinin tek kızıydı. Babası onu koruyup kolluyor, annesi ise sürekli şunu tekrarlıyordu:
“Önemli olan iyi bir evlilik yapmaktır. Varlıklı bir koca, rahat bir hayat demektir.”
Elif de annesine katılıyordu. Ama o zengin adam neredeydi? Üniversitede güzel çocuklar vardı tabii. Hatta iyi bir aileden nişanlısı bile olmuştu.
Fakat babası çok sıkıydı. Gece gezmeleri, öğrenci toplantıları, piknikler… Hepsi yasaktı. Her şey kontrol altındaydı.
Sonunda nişanlısı, Elif’ten daha özgür ve ilginç bir kız buldu.
Ama hemen ardından diploma savunması geldi, aşk işlerine vakit kalmadı. Sonra babasının yardımıyla işe yerleşti ve annesinin yönlendirmesiyle özel hayatını düzenledi.
Annesi ne yaptığını biliyordu. Tek kızı iyi bir evlilik yapacaktı. Derken bir nişanlı çıktı: annesinin yakın arkadaşının yeğeni.
“Elif, bu adama dikkatlice bakmalısın. Senden büyük. Ama bu bir artı, eksik değil. Neden sana göre bir çocukla evlenesin? Düşün. Ama Murat Bey ciddi bir adam. Kendi şirketi var. Senin çalışmana bile gerek kalmayacak.”
“Ama daha önce evlenmişti, anne! Bir de kızı var, yani nafaka ödüyor.”
“Bunları dert etme. Karısı beceriksizin tekiydi, üstelik kızıyla başka şehirde yaşıyor. Sorun değil.”
Ve tanıştılar. Elif’in babası sessiz kaldı. Kızı mezun olduktan sonra kadın işlerine karışmıyordu.
Kendi kararlarını versinlerdi.
Ama şaşırtıcı bir şekilde, Elif Murat Bey’i beğendi.
On yaş fark onu rahatsız etmedi. Görünüşü ve tavırlarıyla, on yıl sonra bile yakışıklı kalacaktı. Şık giyiniyordu, kibardı.
Elif de onu etkiledi ve evlendiler.
Annesi rahat bir nefes aldı. Anne olarak görevini yerine getirmişti. Şimdi kendine zaman ayırabilirdi. Kuaförler, alışveriş, kocasıyla tatile çıkmak…
Elif de annesini örnek alıyordu. Kocası onun isteklerini teşvik ediyordu. Ev işlerini de temizlikçiye bırakmıştı.
Sonra bir gün beklenmedik bir şey oldu.
Murat’ın eski eşi vefat etmişti. Sebebini sormadı. Ama kızını almak zorunda kaldı!
Bu kabul edilemezdi! Şimdi ne yapacaktı? Elif kendi çocuğunu bile ertelemişti, şimdi evinde bir kız olacaktı. Üstelik ona “üvey anne” olacaktı!
Ama seçim şansı yoktu.
Kocası onun fikrini sormadı bile. Sadece durumu anlattı ve merhamet göstermesini istedi.
“Küçük kızın suçu ne?” dedi.
Kızı alıp getirdi. Küçük bir bavul ve okul çantası vardı.
Zeynep üçüncü sınıftaydı. Sessiz ve içine kapanıktı.
Elif bir yandan rahatladı. Kız babasına benziyordu. Eski karısının başkasından çocuğu değildi en azından.
Ama Zeynep’in davranışları onu rahatsız ediyordu. Yemekten sonra hemen bulaşıkları yıkamaya koşuyor, süpürgeyi soruyor, ütü yapmaya çalışıyordu.
Babası işlerine dalmıştı. Eve geç geliyor, Zeynep’e sadece “Okul nasıl gidiyor?” diye sorup geçiştiriyordu.
Elif zamanının kısıtlandığını hissediyordu. Artık istediği gibi gezemiyor, sosyal medyada vakit geçiremiyordu.
Bir gün kocasına Zeynep’i yatılı okula göndermeyi teklif etti.
“Ödevlerini takip etmek zor oluyor. Üstelik notları düşüyor. Okulda daha iyi olur.”
Ama Murat çok kızdı. Elif pişman oldu.
Böylece iki yıl geçti. Sonra Elif bir oğlan doğurdu. Bakıcı gerekiyordu ama Zeynep on iki yaşına gelmişti ve gönüllü oldu.
Gerçekten de mükemmel bir ablaydı. Hem derslerine çalışıyor, hem kardeşiyle ilgileniyor, hem de ütü yapıyordu.
Temizlikçi Nuriye yaşlanınca, çarşafları bile Zeynep üstlendi.
Elif alışmıştı. Kendine zaman ayırıyor, sosyetik bir hanım olarak kalıyordu.
Oğlu Deniz büyüdü, ablasını çok seviyordu.
Zeynep liseyi bitirdiğinde, Deniz ilkokula başlıyordu. Yine ona düştü her şey. Üniversitede İngilizce okuyor, kardeşine ders çalıştırıyordu.
Bir gün Murat karısına sordu:
“Sevgili




