Eskiden hayat bize beklenmedik hediyeler sunarmış. Benim hikâyem de bir gece uyurken başladı, o sırada canım arkadaşım bana sorular soruyor, ben de uykumda cevaplar veriyordum. Bir gece bana, “En çok ne istersin, bir Maserati mi yoksa başka lüks bir araba mı?” diye sordu. Ben ise uykulu bir sesle, “Bir saksafon,” diye mırıldandım. Ertesi gün bana bu konuşmayı anlattığında, o küçük, önemsiz gibi görünen gece sohbeti hayatımı sonsuza dek değiştirdi.
Her zaman Jimi Hendrix ve Rolling Stones hayranı olmuştum, rock müziği tutkumdu. Ancak gitar hiçbir zaman bana “ait” hissettirmedi. Müzik hep önemliydi, ama enstrüman gerçek duygularımı yansıtabilen bir şey olmalıydı. Sonra aklıma düştü: “Neden saksafon olmasın?” Beklenmedik, ama bir o kadar da doğru bir seçim gibi geldi.
O andan itibaren her şey değişti. Saksafon çalmaya başladım, ustalık sınıflarına katıldım, konservatuarda eğitim aldım. Müzik benim gerçek yolculuğum oldu. Kariyerim boyunca Muazzez Abacı ve Barış Manço gibi sanatçılarla sahne almak nasip oldu. Bu buluşmalar ve performanslar, müziğin sadece bir teknik ya da enstrüman olmadığını, evrensel bir iletişim dili olduğunu bana öğretti.
Ancak son yıllarda İstanbul’un sokaklarında, geçenlere bestelerimi çalarak geçiriyorum. Bugün, Türkiye’de kalan son sokak müzisyenlerinden biriyim. Eskiden sokak performanslarından iyi bir gelir elde ederdim; insanlar durur, müziği dinler, teşekkür eder, birkaç lira bırakırdı. Şimdiyse çoğu fark etmeden yanımdan geçip gidiyor. Ama bu bile beni yıldıramaz. Çalmaya devam ediyorum, çünkü müzik zaten tek başına bir hayattır.
72 yaşında hâlâ saksafonumla sokaklara çıkıyorum, hava sıfırın üstünde iki derece bile olsa. Zor gibi görünse de, tam bir uyum hissediyorum: müzik bana enerji veriyor, müziğimi bir dakikalığına dinleyen yolcular ise bana ilham oluyor. Her nota, her çıkan ses, ruhumun bir parçası, insanlara aktardığım bir his, farkında olmasalar bile.
Müzik, özellikle saksafon, bana sabrı, disiplini ve samimiyeti öğretti. Sokakta çalarken sahne yok, spot ışıkları yok, sadece sen, enstrümanın ve şehrin kalabalığı var. Bu sadelikte inanılmaz bir güzellik var: insanlarla gerçek bir bağ, samimi ve yapmacıksız. Bu, müziğin anlamının alkışlar ya da ödüller değil, kalplere dokunabilmek, günlük hayatın ritmini bir anlığına durdurabilmek olduğunu hatırlatıyor.
O geceyi, uyurken saksafon dediğim anı sık sık anımsarım. Kim bilebilirdi ki, uykuda söylenen bir kelime bütün hayatımı değiştirecek? Bana yeni bir yol açtı, beni müzisyen yaptı, milyonlarca mutluluk anı ve yüzlerce harika insanla tanışma fırsatı verdi.
Belki de hayatta önemli olan neye sahip olduğun değil, ne yaptığındır. Bazen cevap beklenmedik bir şekilde gelir: bir rüyayla, küçük bir işaretle, seni anlayan insanlarla. Benim saksafon hikâyem, tutkunun, sabrın ve asla geç olmadığının hikâyesidir.
Dünya değişiyor, insanlar detaylara daha az dikkat ediyor, ama müzik hâlâ orada. Birleştirebilir, iyileştirebilir, ilham verebilir. Çalmaya devam ettiğim, soğukta bile sokağa çıkıp müziğin küçük bir sihrinin insanlara dokunduğunu gördüğüm için mutluyum. Çünkü müzik hayattır ve ben saksafonumla nefes aldıkça, yaşıyorum, enerji ve neşe doluyum.




