Ayşe Nur Demir, her gün göğsünde inatçı bir yankı gibi taşıdığı bir acıyla yaşıyordu. 1979’da, daha çok gençken, henüz sekiz aylık olan ikiz kızlarını kaybetmişti. Kızlar, Türkiye’de bir devlet hastanesinden alınmış ve yasa dışı yollarla evlatlık verilmişti; Ayşe Nur, onların akıbetini, nerede yaşadıklarını, hatta kendisini bir an olsun hatırlayıp hatırlamadıklarını hep merak etti. Yıllarca hastanelerde, askeri kayıtlarda, kiliselerde, taş kadar sert ve sessiz arşivlerde aradı durdu.
“Belki bir gün bulurum onları, hafızanın gölgeleri bile olsalar,” diye fısıldardı kendi kendine. “Rüyalarımda hep onları çağırıyorum.”
Yıllar sessizliklerle, kayıp belgelerle, kopuk ipuçlarıyla geçti. Derken, ayrı düşmüş aileleri birleştirmeye çalışan Amerika merkezli bir DNA bankası, umudun soluk bir ışığı gibi yoluna çıktı. Ayşe Nur örneklerini gönderdi, mesaj bekledi, titreyen elleriyle e-postalarını kontrol etti. Umutla korku arasında gidip gelen, belki de artık yaşamadıkları düşüncesinin gölgelediği bir süreçti bu.
O gün telefon çaldığında, kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. “Onları bulduk,” dediler. İkiz kızlarıydı, İtalya’daydılar. Başka bir ailenin yanında büyümüşler, ondan uzakta, farklı isimlerle, farklı bir dil ve kültürle. Ama içlerinde hâlâ ondan bir şeyler taşıyorlardı.
“Anne” dedi biri, telefonun diğer ucunda hıçkırıklarla boğulan bir sesle.
Ayşe Nur nefesini tuttu.
“Benim,” diye fısıldadı, gözleri yaşla dolmuş bir halde.
Kavuşma özenle planlandı. Gösterişli sahneler yoktu, kameralar yoktu, sadece onları gerçekten görmek arzusu vardı. Geldiklerinde, ikizler valizleri hafif ama yılların ağır yüküyle uçaktan indiler. Yüzlerinde havada bir şeyler arıyor gibiydiler; bakışları, hafızaların süpürdüğü o anıyı bulana kadar gezindi durdu.
“Anne,” dedi ikizlerden Elif Su, kollarını açarak.
Artık kadın olan kızlar, 45 yıll




