Büyük bir ihanetin ardından zenginleşen adam, memleketine döndü. Annesinin mezarı başında donup kaldı.
Murat arabayı durdurdu. Kaç kez gelmeyi düşünmüş, niyetlenmişti ama bir türlü zaman bulamamıştı. Annesi hayattayken yanında değildi, öldükten sonra da…
Bu düşünceler onu kendinden nefret ettiriyordu. O kadar az şey gerekliydi ki! Sarsılsaydı da anlasaydı: çevresinde kurduğu dünya bir hayalden ibaretti. Ne söylediği sözlerin ne de yaptığı hareketlerin gerçek bir anlamı vardı. Eski eşi Ayşeye bile minnet duyuyordu, gözlerini açtığı için.
Bir anda her şey yıkıldı. Dışarıdan örnek gösterilen aile hayatı, dostlukları, hepsi sahteydi. Eşinin ve en yakın arkadaşının onu aldattığını, gerçeği bilen diğerlerinin ise sessiz kaldığını öğrenmişti. Tam bir çöküştü bu. Yanındaki herkes ihanet etmişti. Boşandıktan sonra Murat, memleketine döndü. Annesinin ölümünün üzerinden sekiz yıl geçmişti ve bu sürede bir kez bile mezarını ziyaret etmemişti. Şimdi anlıyordu ki, annesi onu asla aldatmayacak tek insandı.
Murat geç evlenmişti. Otuz üç yaşındaydı, eşi Ayşe ise yirmi beş. Onu yanında gördükçe ne kadar gurur duyardı! Zarif, şık bir kadındı. Sonra, yüzüne bağırıp hayatları boyunca ondan nefret ettiğini, birlikteliklerinin bir işkence olduğunu söylediğinde, ne kadar kör olduğunu anlamıştı. Öfkeden çarpılmış yüzü, ürkütücü bir maskeydi. Üstelik neredeyse kanacaktı. Ayşe öyle gerçekçi ağlıyor, af diliyordu ki, hep meşgul olduğunu, hep yalnız bıraktığını söylüyordu.
Ama boşanmada kararlı davranınca, gerçek yüzünü gösterdi. Murat arabadan indi, büyük bir çiçek demeti çıkardı. Mezarlığın yolunda yavaşça ilerledi. Bu kadar yıldır her yer büyümüştür mutlaka. Mezar taşını diktirirken bile gelmemişti. Her şey uzaktan, online halledilmişti. Tüm hayat böyle geçip gidebilirdi.
Şaşırtıcı bir şekilde, mezar bakımlıydı, tek bir ot bile yoktu. Birisi annesinin mezarına özen gösteriyordu. Kim? Belki annesinin eski arkadaşlarından biri. Muhtemelen hâlâ hayattaydılar. Oğlu gelmeye zaman bulamadıysa… Kapıyı açtı. “Merhaba, anne,” diye fısıldadı. Boğazı düğümlendi, gözleri yandı. Yanaklarından yaşlar süzüldü.
Başarılı bir işadamıydı, asla ağlamayan, üzüntüye yer vermeyen sert bir adam. Şimdiyse bir çocuk gibi hıçkırıyordu. Bu gözyaşlarını durdurmak bile istemiyordu. Sanki ruhu temizleniyor, Ayşeyle ve diğer başarısızlıklarla ilgili her şey akıp gidiyordu. Annesi usulca başını okşuyor, “Ne oldu sana, ne var? Her şey düzelecek, göreceksin,” diye fısıldıyordu. Uzun süre sessizce oturdu, annesiyle zihninde konuştu. Dizlerini yaralayıp ağladığı günleri hatırladı. Annesi yaralarına tentürdiyot sürer, üfleyip “Bir şey olmaz, bütün erkek çocukları dizlerini yaralar, iyileşir, izi bile kalmaz,” derdi. Gerçekten de iyileşirdi. Ve her seferinde acıya katlanmak daha kolay olurdu.
“Alışırsın her şeye, her şeye. Sadece ihanete alışma,” diye tekrarlardı. Şimdi sözlerinin derin anlamını kavrıyordu. O zamanlar sıradan gelirdi, ama annesinin ne kadar bilge bir kadın olduğunu şimdi anlıyordu. Onu babasız büyütmüş ama şımartmamış, adam gibi yetiştirmişti.
Ne kadar zaman geçti bilmiyordu, saate bakmak da istemiyordu. Şimdi huzur doluydu. Birkaç gün bu kasabada kalacaktı. Annesinin eviyle ilgili bir karar vermeliydi. Tabii ki bir komşuya para verip eve bakmasını sağlayabilirdi, ama daha ne kadar boş kalacaktı? Gülümsedi, komşunun kızıyla tanıştığı anı hatırladı. Eve bakması için anlaşırken Esra ile karşılaşmıştı. O zamanlar çok kötüydü, acı içindeydi. Esra ise şefkatli çıkmıştı. Akşam buluşmuşlar, konuşmuşlar, her şey kendiliğinden olmuştu. Sabah ayrılırken anahtarı nereye bırakacağını not etmişti.
Esranın gözünde belki de çirkin görünmüştü. Ama hiçbir söz vermemişti ki. İki tarafın da rızasıyla olmuştu. Esra, kocasından boşandıktan sonra annesinin yanına gelmişti. Bunu anlatmıştı ona. İkisi de zor zamanlar geçiriyordu. Ve işte olmuştu bir kere. Öylece.
“Amca, bana yardım eder misin?” diye bir çocuk sesi duydu. Aniden dönünce, elinde boş bir kova olan sekiz yaşlarında bir kız çocuğu gördü.
“Çiçekleri sulamam lazım. Annemle yeni diktik, ama bugün annem hasta. Hava çok sıcak, solacaklar. Su çok yakın, ama kovayı taşıyamıyorum. Annemin buraya tek başıma geldiğimi öğrenmesini de istemiyorum. Azar azar taşısam çok zaman alır, annem anlar.”
Murat gülümsedi:
“Tabii, nereye gideceğimizi göster.”
Kız önden gitti, durmadan konuşuyordu. Beş dakika içinde Murat her şeyi öğrenmişti. Hem annesine sıcakta soğuk su içmemesini söylediğini, hem de şimdi hastalandığını. Elif, bir yıl önce ölen büyükannesinin mezarına gelmişti. Büyükanne annesini azarlardı, o zaman hasta olmazdı. Üstelik Elif bir yıldır okula gidiyordu ve altın madalya ile bitirmek istiyordu.
Muratın içi hafifliyordu.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



