YILDIZ’IN AYAKKABILARI
Yıldız on bir yaşındaydı ve taş döşeli Safranbolu sokaklarında çıplak ayakla yürüyordu. Renkli evlerin dağlara sarıldığı, meydanların taze ekmek, çiçek ve sert kahve kokusuyla dolduğu bir yerdi burası. Yıllardır ayakkabısız yürüyen ayakları, her taşı, her çatlağı, her su birikintisini tanıyordu. Küçük ve narindi belki, ama güçlüydüler, Yıldız’ın sessiz tanıklarıydılar.
Annesi, turistlere satmak için renkli bileklikler örüyor, her ilmekte bir hikâye saklıyordu. Babası ise sokak başında mısır satıyor, “Büyük üç lira, küçük iki lira!” diye bağırıyordu. Ruhları asla fakir değildi. Yıldız ve kardeşlerinin kahkahaları, kırmızı kiremitli, küçük kerpiç evlerini dolduruyordu. Ama para, ancak zaruri ihtiyaçlara yetiyordu. Bazen okula gidiyor, bazen de annesine dükkânda yardım etmek ya da yeni yeni konuşmaya başlayan küçük kardeşi Emre’ye bakmak için evde kalıyordu.
Bir gün, turistler dağıldıktan sonra meydanı süpürürken, bir turist kadın onu fark etti. Çıplak ayaklarına baktı, tozlu ve nasırlıydılar. Hafifçe eğilerek sordu:
“Neden ayakkabın yok kızım?”
Yıldız omuz silkti. Gözleri direk bakıyordu, içinde hem gurur hem de kabullenme vardı.
“Benimkiler aylar önce parçalandı,” dedi. “Yenisini alamadık.”
Kadın, bu dürüstlük ve vakur duruş karşısında etkilendi. Çantasından neredeyse yepyeni bir spor ayakkabı çıkardı. Beyazdı, yanında mavi bir şimşek vardı ve öğle güneşinin altında parlıyor gibiydi. Yıldız onları sıkıca kucakladı, sanki kendisine emanet edilmiş bir hazineydi. O gece onları çıkarmadı, uyumadan önce özenle temizledi. Emre merakla izliyor, mahallenin kedileri bu yeni nesneyi koklamak için yaklaşıyordu.
Ertesi gün, Yıldız ayakkabılarıyla okula gitti, başı dik. Gururdan değildi bu. Yeni ayakkabılarıyla kendini diğerlerinden üstün görmüyordu. Sadece, ilk kez ayaklarını sıranın altına saklamak zorunda kalmadığı için mutluydu. Attığı her adım, meydanda, taş sokaklarda yankılanıyor, sanki kaldırım taşları ona saygıyla bakıyordu.
Ama çabucak bir şeyler değişti.
“Şuna bakın, zengin hanımefendi!” diye alay etti bir sınıf arkadaşı. “Yeni ayakkabılarıyla havalara uçuyor!”
Kahkahalar ve fısıltılar, çıplak ayakla yürüdüğü kavurucu güneşten daha çok acıttı. Yıldız anlamıyordu, neden böyle basit bir şey kıskançlık uyandırabilirdi? Sırasına oturdu, diğerlerinin oyunlarını izledi ve kalbinde bir ağırlık hissetti. O akşam ayakkabılarını bir poşete koydu, kirletmemek için özenle.
“Ne oldu kızım?” diye sordu annesi, üzgün ifadesini görünce.
“Bunları saklayayım anne, kirlenmesinler,” diye mırıldandı Yıldız.
Gerçeği söylemedi. Yokluğun içinde güzel bir şeye sahip olmanın, bazen hiçbir şeye sahip olmamaktan daha zor olduğunu söylemedi. Gururu, kibirle karıştıranlar olduğunu da. Alçakgönüllülüğün ayaklarda değil, hayatı nasıl yürüdüğünde olduğunu da.
Birkaç gün sonra, mahalleye bir sivil toplum kuruluşu geldi. Safranbolu’da çocukların gündelik güzelliklerini fotoğraflayacak bir sergi için model arıyorlardı. Sokakları, pazarları, aileleri, gözden kaçan gülümsemeleri yakalamak istiyorlardı. Yıldız seçilenlerden biri oldu. Fotoğrafçılar onu beyaz ayakkabılarıyla, kerpiç evinin önünde, elinde bir yabani çiçekle çektiler. Her bakışı, her gülüşü, cesur ve onurlu bir çocukluk hikâyesi anlatıyor gibiydi.
Fotoğraf uzaklara gitti. İstanbul’a, Berlin’e, Buenos Aires’e. Yıldız bunu bilmiyordu. Ta ki bir gazeteci kasabaya gelip onu bulana kadar.
“Resmin bir galeride,” dedi. “İnsanlar seni merak ediyor. O büyük gözlü, beyaz ayakkabılı kız kim, diye soruyorlar.”
Yıldız, sessizce ağlayan annesine baktı; hem mutlu hem gururluydu.
“Beni neden merak ediyorlar ki? Burada kimse bana bakmıyor,” diye sordu şaşkınlıkla.
“Çünkü sen çok güçlü bir şeyi temsil ediyorsun,” dedi gazeteci. “En sade şeyler bile, sevgi ve saygıyla bakıldığında sanat olur.”
Yıldız ayakkabılarını tekrar giydi. Meydanda başı dik yürüdü, arkadaşlarına, komşularına, turistlere baktı. Artık alay edenlerin sözleri umurunda değildi. Çünkü büyük bir şeyi anlamıştı: Güzellik, sadece başkalarının gördüğü değil, saklanmayı bıraktığında içinde hissettiğin şeydi. Her adım, onurlu ve gururlu yaşama hakkını hatırlatıyordu.
Bazen bir çift ayakkabı dünyayı değiştirmez. Ama bir çocuğun kendisine bakışını, toplumdaki yerini, geleceğini görmesini değiştirebilir. Ve bu… başlı başına bir mucizedir.
Zamanla Yıldız’ın hikâyesi ilham oldu. Diğer çocuklar küçük hazinelerine sahip çıkmaya, onurlu yürümeye başladı. Anneler, büyükanneler, çocukların kendilerini ifade etmesinin, sahip olduklarıyla gurur duymasının önemini konuştu.
Yıldız ise beyaz ayakkabılarıyla yürümeye devam etti. Toz, çamur, kahkahalarla dolan ayakkabılarıyla. Meydanı her geçişinde, dimdik bakışları şunu söylüyordu: “Bakın neyim,




