“Köpekbalıklarıyla tanışma vakti,” dedi gelinim fısıldayarak, beni teknenin kenarından aşağı itmeden önce. Oğlum gülümseyerek izledi, deniz beni yutarken. Amacı ne mi? On milyon dolarlık servetimi ele geçirmek.
“Köpekbalıklarına çıkış,” diye mırıldandım kendi kendime, yatı terk ederken. Akdeniz’in soğuk suları beni yuttu. Yukarıda, mavi gökyüzünün yerini suyun boğucu karanlığı aldı. Zorlukla yüzeye çıktım, öksürerek ve nefes nefese. Onları son kez gördümoğlum Mehmet ve karısı Elifkorkulukta yan yana durmuş, şampanyalarını kaldırmışlardı.
Yetmiş bir yaşındaydım artık, eskisi kadar çevik değildim, ama yıllardır Bodrum’da her sabah denize girerek dayanıklılık kazanmıştım. Kürek çekerken bacaklarım yanıyordu, ama hayatta kalmak benim için mesele değildi. Bir inşaat işçisinin oğlu olarak başlayıp, on milyon dolarlık bir emlak imparatoru olmuştum. Ve şimdi kendi kanım, istenmeyen bir çöp gibi denize atılıyordu.
Yıllardır Elifin gülüşündeki samimiyetsizliği seziyordum. O gülüş, lüks markalar, Instagram fotoğrafları ve “gelecek planları” şakaları içindi. Mehmet, tek oğlum, üniversiteden beri savruluyordu, lüksün ağırlığı altında eziliyordu. Kendi kendime büyüyeceğini, bir gün benim gibi çelik gibi olacağını söylüyordum. Ama o gece, yatın ışıkları altında anladım ki ona omurgayı ben değil, Elif vermişti.
Tuzlu su gözlerimi yakarken, karanlıkta beliren kıyıya doğru yüzdüm. Mesafe zalimce uzundu, ama öfkem gelgitten daha güçlüydü. Her kürek darbesi ihanetin ateşiyle atılıyordu. Kayalık sahile saatler sonra ulaştığımda, kaslarım çığlık atıyordu, ama zihnim yıllardır olduğundan daha berraktı.
Beni gücümle alt etmek istiyorlarsa, peki; zaferin tadına baksınlar. Ama evime, deniz suyu ve kanla sırılsıklam dönüp de kapıyı çaldıklarında, beni bekler bulacaklardı. Onlara asla unutamayacakları bir “hediye” verecektim.
Üç gün sonro Mehmet ve Elif, İstanbuldaki ofise döndüler, yüzlerinde kusursuz bir maske. “Üzücü bir kaza oldu,” diye tekrarladı Elif personeline, gözleri nemli ama zaferle parlayarak. Sahil Güvenlike yaşlı adamın denize düştüğünü, boğulduğunu söylemişlerdi. Ceset bulunamamıştı; sadece ifadeler ve evraklar vardı.
Kütüphanede, meşe kaplı duvarların arasında, bir şişe şarabı açıp kadeh tokuşturdular. Kahkahaları, kesin zaferin güveniyle doluydu. Ama Elif uzaktan kumandayı alıp dev ekranı açtığında, karşılarında haberler değil, benim yüzüm belirdi.
“Sürpriz,” dedim kayıtta. Sessiz ama tok sesim doğrudan onların yüreğine işledi.
Mehmetin elinden kadeh düştü. Elifin dudakları titredi, kelimeler boğazında düğümlendi.
Bu videoyu izliyorsanız, demek ki bana ihanet ettiniz. Parayı istiyorsunuz, öyle mi? Pekâlâ. Ama miras aldığınız şeyin gerçeğini de bilmelisiniz.
İhaneti yıllar önce öngörmüştüm. On yedi yaşımdan beri güvendiğim avukatımla bir vasiyetname hazırladık. Şüpheli bir şekilde ölürsem, servet Mehmete geçecek, ama şartı vardı: Her kuruş, yardım kuruluşlarına, gazilere ve öğrencilere gidecekti. Elif, her bağış yaptığımda “yaşlı adam vicdanı” diye alay ederdi. Hiç anlamamıştı ki bu, benim kaçış planımdı.
“On milyon dolar,” dedim videoda, “ama her kuruşu benim gibi emekle kazanacaksınız. Yoksa elinizde kalan, sadece boş bir heves olacak.”
Kayıt bitti, odayı sessizlik kapladı.
Sonra asıl darbe geldi. Kütüphane kapısından dimdik girdim. Ütülü kıyafetlerim, sırtımda yara izi, denizden kurtuluşumun tek kanıtı. Mehmetin yüzü bembeyaz oldu, dizlerinin bağı çözüldü, tıpkı çocukken kurabiye kavanozunu çalarken yakalandığı gibi. Elif ise dimdik durdu, gözleri bir kumarbazın son hamlesini yaparkenki gibi daraldı.
“Ölü olmalıydın,” diye tısladı.
“İşte karşındayım,” dedim. “Ve size bir hediye getirdim: özgürlük. Benden, paradan, aile denen şeyden özgürlük. Bu gece toplanıp gideceksiniz. Şafak sökmeden bu evden, şirketten, her şeyimden uzakta olacaksınız. Artık özgürsünüz.”
Elif yenilgiyi sessizce kabul edecek biri değildi. “Bizi silemezsin!” diye bağırdı, köşeye sıkışmış bir hayvan gibi. “Mehmet senin oğlun. Ona her şeyi borçlusun.”
Mehmet sessizdi, alnında ter damlaları. İkimize de bakıyordu, bölünmüş, ama seçim yapmaya cesareti yoktu.
“Borçlu muyum?” diye gürledim. “Ona her fırsatı verdim. Üniversite, şirkette iş, masada yer. Peki o ne yaptı? Kendi babasını öldürmeye çalışan bir suç ortağına dönüştü.”
Elifin alaycı gülüşü geri döndü. “Polis senin hikâyene inanır mı sanıyorsun? Paranoyak bir ihtiyarın oğlunu suçlamasından başka neyin var ki? Kanıtın yok.”
“Yanılıyorsun,” dedim.
Masamın çekmecesinden su geçirmez bir kutu çıkardım. İçinde, Elif beni itmeden önce bileğime bağladığım bir GoPro vardı. Kayıtta, Elifin “Köpekbalıklarına çıkış” çığlığı ve Mehmetin kahkahası vardı.
Mehmet




