” Mutfağa git! Kocamın sesini duydum ve dayanamadım.”
Elif telefon ekranına bakıyordu. Mehmet yarım saat içinde dördüncü kez mesaj atmıştı: “Ahmak, telefonu açsana.”
Ehliyet dersindeydi, direksiyon başındaydı eğitmen park etmeyi anlatıyordu. Telefon yine titredi.
“Cevaplayabilir miyim? Kocam merak ediyor.”
“Tabii.”
“Mehmet, araba kullanıyorum”
“Neden açmıyorsun? Arıyorum işte!”
“Kullanırken konuşamam”
“Tamam, anladım. Ehliyet benden önemli. Ne zaman eve geleceksin?”
“Bir saat sonra.”
“Yemeği kim yapacak? Ben mi kendim uğraşayım?”
Eğitmen duymamış gibi yapıp başını çevirdi.
“Hemen geliyorum, ben yaparım.”
“İşte bu. Yoksa karım artık iş kadını oldu diye düşünüyordum.”
Evde Mehmet kanepede telefonunu kurcalıyordu. Üç aydır işsizdi, geçici olduğunu söylüyordu ama iş arayışı uzuyordu.
“Ehliyet dersin nasıl gidiyor? Zor mu öğreniyorsun?”
Sesinde alışılmış alaycılık vardı.
“İyi. Bugün paralel park çalıştık.”
“Vay, ne ciddi. Tam bir bilim dalı, değil mi?”
Elif mutfağa geçti. Lavaboda bulaşıklar duruyordu onun kahvaltısıydı.
“Mehmet, şu kutuları artık toplasak mı? Şubat oldu, hâlâ dün taşınmışız gibi.”
Telefondan başını kaldırdı.
“Ne var toplayacak? Sen halletsene.”
“Beraber yapsak olmaz mı? Temizlik de yaparız aynı zamanda”
Mehmet ayağa kalkıp yaklaştı. Bakışlarında soğuk bir şey vardı.
“Mutfağa git!”
Alçak ama net bir sesle söylemişti. Bağırmamıştı. Sadece söylemişti ve bu sessizlik her bağırtıdan daha korkunçtu.
Elif donup kaldı.
“Ne dedin?”
“Duydun işte! Git yemeği hazırla!”
“Kutulardan bahsediyorduk”
“Ne konuşması? Sürekli sızlanıyorsun. Tek başına halleder




