-Kime bakıyorsunuz? – Mariya Fedorovna, Nikolay’la birlikte verandaya çıkmış, misafire bakıyordu. -Mariya Fedorovna’ya! Ben onun torunuyum, daha doğrusu, torununun torunu. Mariya Fedorovna’nın büyük oğlu Aleksey’in kızıyım!

“Kimleri arıyorsunuz?” dedi Ayşe Hanım, torunu Mehmet’le birlikte evin önündeki sundurmaya çıkmış, gelen misafire bakıyordu. “Ayşe Hanım’ı arıyorum! Torunuyum, daha doğrusu torununun kızıyım. Ayşe Hanım’ın büyük oğlu Ali’nin torunuyum.”

Ayşe Hanım güneşin altındaki bankta oturmuş, baharın ilk sıcak günlerinin tadını çıkarıyordu. Nihayet bahar gelmişti. Bu kışı nasıl atlattığını ancak Allah biliyordu. “Bir kış daha dayanamam!” diye geçirdi içinden. Aslında ölümden korkmuyordu, hatta bekliyordu. Kefen parasını çoktan biriktirmiş, giyeceklerini de hazırlamıştı. Onu bu dünyada tutan hiçbir şey kalmamıştı.

***

Bir zamanlar büyük bir ailesi vardı – kocası Ahmet Bey, uzun boylu bir adam, ve dört çocuk: üç oğlan bir kız. Hep birlikte huzur içinde yaşamış, birbirlerine destek olmuş, nadiren kavga etmişlerdi. Çocuklar birer birer büyümüş, dört bir yana dağılmıştı.

Büyük iki oğlan üniversiteye gitmiş, sonra farklı şehirlere çalışmaya gitmişlerdi. Ortanca oğlan okulda pek başarılı değildi, ama sonradan iş hayatında oldukça başarılı olmuş, yurtdışına yerleşmişti. Kızı da köyde kalmamış, Ankara’ya gidip evlenmişti.

Başlarda çocuklar sık sık ebeveynlerini ziyaret ederdi. Mektuplaşırlar, cep telefonları çıkınca da aramaya başlamışlardı. Birer birer torunlar geldi. Ayşe Hanım zaman zaman eski bavulunu toplar, çocuklarından birinin yanına gider, torunlarına bakardı.

Zamanla torunlar da büyüdü, nine sevgisine ihtiyaçları kalmadı. Ayşe Hanım’ı çağıranlar giderek azaldı, telefonlar seyrekleşti. Ziyarete gelmek ise akıllarına bile gelmez oldu – iş, aile, büyüyen çocuklar derken vakit bulamaz oldular.

Babaları Ahmet Bey’in vefat haberi, çocukları bir araya getiren son sebep oldu. Öyle sağlıklı, güçlü bir adamdı ki, yüz yaşına kadar yaşayacağını düşünürlerdi. Ama öyle olmadı.

Babalarını toprağa verdikten sonra, çocuklar yine dağıldılar. İlk zamanlar annelerini arıyorlardı, ama zamanla bu da bitti.

Ayşe Hanım aramaya kendisi çalıştı, ama çocuklarının meşgul olduğunu hissetti ve vazgeçti. Son on yılını böyle geçirdi. Yılda bir kez biri aklına düşer, arardı. İşte o günlerde Ayşe Hanım bir hafta boyunca içten içe gülümserdi.

Bir gün yine bankta oturmuş düşünüyordu ki:

“Merhaba Ayşe Teyze!” sesiyle irkildi. Bahçe kapısında genç bir delikanlı duruyor, gülümsüyordu. “Beni tanıdınız mı?”

Ayşe Hanım gözlerini kısıp baktı:

“Mehmet! Sen misin?”

“Evet Ayşe Teyze!” diye sevinçle bahçeye girdi delikanlı.

Mehmet, komşularının oğluydu. Ailesi geçimsiz insanlardı, kavgasız günleri olmazdı. Ayşe Hanım’ın hatırladığı kadarıyla Mehmet hep aç, perişan bir çocuktu. Merhametinden ona yemek verir, çocuklarının eski kıyafetlerini giydirir, ailesi içki âlemindeyken evinde yatırdı.

Mehmet’in ailesi bu hayat tarzıyla uzun yaşayamadı. Öldüler. Mehmet’i alıp bir yerlere götürdüler, o günden sonra da bir daha görmedi. Ayşe Hanım çok özlemişti onu.

“Neredeydin bu kadar zaman Mehmet?” diye sevinçle sordu.

“Önce yetimhanede, sonra askere gittim, sonra okudum. Şimdi memlekete döndüm. Köyümüzü kalkındıracağım!”

“Ne kalkındırması evladım,” diye elini salladı Ayşe Hanım. “Herkes dağıldı gitti.”

“Önemli değil! Ben başarırım!”

Ve Ayşe Hanım’ın hayatı değişti. Mehmet, köyün en büyük çiftçisi olan Hüseyin Efendi’nin yanında işe girdi. Boş zamanlarında kendi harabe evini tamir etti, Ayşe Hanım’ı da unutmadı – ona da yardım ediyordu. Ayşe Hanım’ın yüzü gülmeye başladı. Mehmet’i “oğlum” diye çağırıyordu. Üç yıl böyle geçti.

“Gidiyorum Ayşe Teyze,” dedi bir gün mahcup bir ifadeyle Mehmet. “Hüseyin Efendi çok zorba biri oldu. Çalıştırıyor ama para vermiyor. Gurbete gideceğim. Sakın kalmayın!”

“Ne kalmayı evladım, Allah selamet versin!” dedi Ayşe Hanım.

Yine yalnız kalmıştı. Bazen öyle yalnız hissediyordu ki ağlamak geliyordu içinden. Günlerini yine ölümü bekleyerek geçiriyordu. Ama bir şeyler onu bu dünyada tutuyordu.

***

“Merhaba Ayşe Teyze!” tanıdık bir ses duydu. Başını çevirip baktığında bahçe kapısında tanıdık bir yüz gördü.

“Mehmet! Sen misin?”

“Benim Ayşe Teyze!” diyerek uzun boylu, şık giyimli genç adam bahçeye girdi. “Döndüm işte! Hem de tamamen!”

“Ah ne güzel!” diyerek heyecanlandı Ayşe Hanım. “Hadi gel içeri Mehmet! Hemen çay demliyorum!”

“Çay güzel ama,” diye gülümsedi Mehmet. “Önce eve uğrayayım. Seni bulacağımı bilseydim hediye getirirdim!”

Yarım saat sonra mutlu Ayşe Hanım ve ondan daha az mutlu olmayan Mehmet, eski güzel porselen fincanlarla çay içiyor, sohbet ediyordu.

“Ben artık öbür dünyaya hazırlanıyordum Mehmet,” dedi gözlerini silerek.

“Öyle şey mi olur!” diye güldü Mehmet. “Ben geldim ya, şimdi seninle güzel günler göreceğiz Ayşe Teyze! Herkese nasip olmaz! Para biriktirdim, şimdi kendi çiftliğimi kuracağım! Sen daha çok yaşayacaksın!”

“Ev sahipleri! Evde kimse var mı?” diye genç bir kız sesi duyul

Rate article
Lifequest
-Kime bakıyorsunuz? – Mariya Fedorovna, Nikolay’la birlikte verandaya çıkmış, misafire bakıyordu. -Mariya Fedorovna’ya! Ben onun torunuyum, daha doğrusu, torununun torunu. Mariya Fedorovna’nın büyük oğlu Aleksey’in kızıyım!