Beş yıl sonra, dünyam bir düğünle altüst oldu. Eşimi kaybettikten beş yıl geçmişti ki, kızımla birlikte en yakın arkadaşımın düğününe gittik. Damadın gelinin duvağını kaldırdığı an her şey değişti. Kızım fısıldadı: “Baba, niye ağlıyorsun?” Gelin bana baktı… ve her şey paramparça oldu.
O partiye gitmeyi hiç planlamamıştım. İş arkadaşım Murat beni sürükledi, “Bu depresyondan çıkman lazım” diyerek.
Haftalardır inşaatta çift mesai yapıyordum, vücudum beton gibiydi.
“Bir saat, fazla değil,” diye ısrar etti Murat, beni İstanbul’un göbeğindeki bir apartman dairesinin kapısına iterek. “Sonra evine gidersin, keşiş hayatına devam edersin.”
Hayatın en önemli anları hep beklenmedik zamanlarda gelir.
Partide, bir kadeh şaraptan daha ağır hiçbir şey kaldırmamış insanlarla doluydu. Yıpranmış kotum ve eski tişörtümle kendimi yabancı gibi hissediyordum.
Sonra onu gördüm. Elif’i.
O da orada olmamalıydı. Sonradan öğrendim ki sadece bir arkadaşına bir şey bırakmaya gelmiş.
Salonun karşısında göz göze geldik ve bir şeyler oldu. Kıvılcım, bağ, her ne derseniz; hayatımda olmasını istediğimi anladım.
“Kim bu?” diye sordum Murat’a, hafifçe başımı onun tarafına eğerek.
Baktı ve alçak sesle ıslık çaldı. “Elif. Boşuna uğraşma dostum. Ailesi İstanbul’un yarısına sahip.”
Ama ben zaten ona doğru yürüyordum.
Yaklaştığımı görünce gülümsedi, o gülümseme yüreğime balyoz gibi indi.
“Ben Emre,” dedim, elimi uzatarak.
“Elif,” dedi, yumuşak ama kararlı bir sesle. Eli avcumda küçücüktü ama sıkışı güçlüydü. “Sen de burada benim kadar rahatsızsın galiba.”
O gece saatlerce konuştuk. Beklediğim gibi değildi (hiç züppe tavrı yoktu, sadece içten bir sıcaklık vardı), onu arabasına bıraktığımda başımın belaya gireceğini biliyordum.
“Ailem senden nefret eder,” dedi, ay ışığı saçlarını aydınlatırken.
“Bu bir problem mi?” diye sordum.
Beni öyle bir baktı ki gözleri adeta içimi deliyordu. “Muhtemelen. Ama umurumda değil.”
Altı ay sonra evlendik. Ailesi düğüne gelmedi. Onu tamamen reddettiler: ne miras, ne aile yemekleri, hiçbir şey.
Ama Elif elimi sıktı ve “Para umurumda değil. Sadece seni seviyorum,” dedi.
Bir süreliğine bu yeterli oldu.
İki odalı küçük bir eve taşındık. Ben gündüzleri inşaatta çalışıyor, geceleri mimari tasarım okuyordum. Elif bir galeride iş buldu. Mutluyduk, sanıyordum ki.
Ta ki Defne doğana kadar. Bir şeyler değişti. Elif’in gözlerindeki ışık sönmeye başladı. Hayatımızı bıraktığı yaşamla kıyaslıyordu.
“Üniversiteden arkadaşım sahil kasabasında bir ev aldı,” dedi bir akşam, küçük mutfağımızda makarna yerken. Defne yanımızdaki beşiğinde uyuyordu.
“Güzel,” dedim, çalıştığım projelerden başımı kaldırmadan.
“Bizi de davet etti. Gidemeyeceğ




