Tatlım Tanya, bana küsme, seninle yaşayamam ben.

“Ah, Tülin, üzülme bana, seninle yaşayamam artık.”

“Belki bir denesek, Selim?” dedi Tülin, gözlerini kırpmadan ona bakarken yanakları al al oldu.

“Her şeyi söyledim, Tülin”

İpek Çınar dünyaya geldiğinde Selim henüz ilkokuldaydı. Annesi Larisayı, mahallenin gözde güzeli, kocaman karnıyla hatırlıyordu; bir de gururlu babası Yusufu. Sonra Larisa, bahçe kapısından bebek arabasını çıkartırdı, içine bakmak isterdi Selim O zamanlar büyülü bir şey gibi gelirdi ona.

Selim büyüdü, İpekçik de. Şimdi o, anne-baba evinin kapısından parlak elbiseli, sarı saçlarında kocaman bir kurdeleyle fırlayıp çıkıyor. Şimdi bahçe kenarında evcilik oynuyor arkadaşlarıyla.

Selim bunların hepsini, tam karşıdaki Çınarların evinin karşısındaki kendi evinin penceresinden izliyordu.

“Selim, İpeki okula götürür müsün?” diye bir gün rica etti Larisa.

Selim reddetmedi, böylece bir yıl boyunca birinci sınıf öğrencisi İpekçikin koruyucusu oldu.

İlk günler okula sessizce giderlerdi, ilk dayanamayan İpek oldu, ona derste yaşadığı küçük hikayeleri anlatmaya başladı. İpekin dersleri erken biter, o da sabırla Selimi beklerdi.

Bazen Selim, sınıf arkadaşlarıyla eve dönerken İpek de onlarla yürürdü. Alışmıştı artık, sabahları kapıda bekler, İpek çıkınca elinden tutar, okula kadar böyle giderlerdi.

Ertesi yıl eylülde bir gün İpek, sessizce, arkadaşlarıyla gitmek için izin istedi. Artık kızlar önden gidiyor, Selim ise biraz geriden, her an yardıma hazır şekilde takip ediyordu. Tabii ki o an da geldi.

Yolda bir kaz çıktı bir gün. Tıslayarak boynunu büküyor, kanatlarını çırpıyordu, kızlar geçmeye korktu. Selim araya girdi, onlar da çığlıkla geçtiler.

Sonraki yıl Selim, on yıllık lisesi olan büyükçe bir kasabaya taşındı, hafta sonları ve tatillerde eve gelir oldu.

İpek sanki onu unutmuştu, gözlerini yere diker, selam vermeden geçerdi. Sonra Selim, denizcilik okuluna girdi, eve daha da seyrek gelmeye başladı.

“Anne, bu kim, İpek mi?” Selim yemeğinden başını kaldırdı, Çınarların bahçesinden uzun boylu, genç bir güzel çıkmıştı.

“Bizim İpek!” dedi annesi de pencereden bakarken gülümseyerek.

“Ne zaman büyüdü bu?” diye şaşırdı Selim içtenlikle.

“Zamanı geldi işte” dedi annesi, hüzünlü bir tebessümle, “Bakıyorum da, her seferinde seviniyorum, en iyisi ebeveynden ona geçmiş!”

Sonra İpeki birkaç kez daha göz ucuyla gördü, perde arkasından iyi ki kamufle oluyordu.

İşte çeşmeye kovalarla gidiyor, rüzgâr da tam o an ince bedeninin üstündeki bluzu havalandırıyor

İşte sabah resmi bir pantolon takımıyla sınava gidiyor

Selim onu tekrar götürmek bile istedi

Ama son damla sesi oldu. Selim, babasına çitleri tamir ederken duydu: “Öyle bir sese dünya kadar gidersin!”

Bir gün çeşmeden su alırken onunla karşılaştı.

“Merhaba!” İpek ilk selam veren oldu, yine Selimin kalbine işledi.

“Merhaba, İpek,” diye kekeledi Selim, nedense ürkerek.

Kovalar dolana kadar bir türlü konuşacak bir şey bulamadı

O gidişinde içinde gizli bir hüzün vardı. Galiba sonunda aşık olmuştu.

Sonra yemin töreni ve görev yeri çıktı, Selim buz gibi bir şehir olan Karsa atandı.

***

Bir sonraki gelişinde Selim artık umutla geliyordu. Şimdi, tam da şimdi İpeke açılacağını hayal ediyordu Yaşı da artık uygundu

İlk gün yoldan yorgun uyudu, sonra iş günleri başladı. Babası her zamanki gibi ek iş gücünü en verimli şekilde kullanma planı yapmıştı.

İkinci günün sabahı ormana odun kesmeye gittiler, sonra odunları kırıp ahıra istiflediler.

Selimin kısa izninde her işi bitirmek için babası banyo temelini de yenilemeye karar verdi. Kapı sövesini değiştirdiler, banyo zeminini de yenilediler.

Sonra ahırın zeminini de değiştirdiler İki hafta böyle geçti.

Selim ara sıra karşıdaki kapıya bakıyordu, genelde kapalıydı. Bazen Larisa, bazen Yusuf çıkardı, ama İpek görünmedi.

“Anne, İpek neden yok?” diye cesaret edip sordu bir gün Selim.

“Üniversiteye gitti. Şehirde artık,” dedi annesi.

Böylece Selim o sefer eli boş döndü Karsa.

Bir yıl sonra geldiğinde İpeki sadece bir kez gördü, ama hoşuna gitmedi. Yine perde arkasından izlemek zorunda kaldı.

Yanında uzun boylu, köylü kılıklı bir adam vardı. Adam bir şeyler anlatıyor, şaka yapıyor, kendisi gülüyordu; İpek ise hafifçe gülümsüyor, ona tuhaf bir sempatiyle bakıyordu.

Sonra öğrendi ki İpek onunla evlenmiş, şimdi ilçede yaşıyorlarmış.

Selim, düzenli olarak ailesini ziyaret ederken onu bazen görüyor, daha kötüsü duyuyordu

“Selim, artık üzülmeyi bırak, çocuk değilsin” dedi annesi, anlaşılan çoktan hissetmişti.

“O kadar belli mi?”

“Nasıl belli olmasın? Sana bakışını görüyorum. Karsta biriyle tanışsan, belki rahatlarsın Buradaki durum, ‘Güzel Ayşe, ama bizim değil!’ gibi. Onu düşünme artık, kalbini yorma!”

“İşte deniyorum ama aklıma geliyor”

***

Selim daha seyrek gelmeye başladı, görevi onu ülkenin uzak garnizonlarına savuruy

Rate article
Lifequest
Tatlım Tanya, bana küsme, seninle yaşayamam ben.