Sabah bizi tozlu bir köy yolunda yakaladı. Bir elimde minik Sonya’nın avucu, diğerinde ise eşyalardan daha çok ihanete uğramış umutlarla dolu hafif bir valiz vardı.

Sabahın ilk ışıkları bizi köyden çıkan tozlu bir yolda yakaladı. Bir elimde küçük kızım Elifin minik avucu, diğerinde ise umutlarla dolu hafif bir valiz vardı. Otobüs, homurdanarak durağı terk ederken, bizi birkaç saat önce hâlâ bir şeylere inandığımız yerden uzaklaştırıyordu. Vedalaşmadan bile ayrılmıştım Muratla. O, şu anda balık tutmaktaydı, dün heyecanla anlattığı o şafak vaktiydi. Tozlu camdan kaçıp giden tarlalara bakarken, acı bir gerçeği fark ettim: Hayatım boyunca mücadele etmeye değer bir aşk bulamamıştım. Oysa her şey ne güzel, ne romantik başlamıştı

Murat, üniversitenin son yılında hayatıma bir kasırga gibi girmişti. Bana iltifatlar yağdırıyor, âşık gözlerle bakıyor, şüphelerimi eritiyordu. Bizi sevdiğini, bensiz ve dört yaşındaki kızım Elifsiz bir hayat düşünemediğini söylüyordu. O genç, coşkulu ve ısrarcı hali, birinci eşimin kaybıyla yaralanmış kalbimdeki buzları eritmişti. Tanışmamızdan üç ay sonra benim evimde birlikte yaşamaya başladık. Onun planları, vaatleri vardı.

“Leylam, canım,” diyordu gözleri iki derin göl gibi parlarken, “bir ay sonra diplomamı alacağım ve seni köyümüze götüreceğim. Seni aileme tanıtacağım, herkese senin benim gelecekteki eşim olduğunu söyleyeceğim! Kabul ediyor musun?” Beni kucaklıyor, dünya o kadar basit ve aydınlık görünüyordu ki
“Tamam, kabul ediyorum,” diye cevap veriyordum içimde utangaç bir umutla. Annesinin ne kadar misafirperver, sıcak kalpli bir insan olduğunu anlatıp durmuştu. Ben de inanmak istiyordum.

Muratın doğup büyüdüğü köy, sessiz bir akşam güneşiyle karşıladı bizi. Akrabaların hepsi yan yana, birbirine bitişik evlerde yaşıyordu. O zaman henüz bilmiyordum, yakınlarda Murata çocukluğundan beri âşık olan, köyün güzeli Serpilin yaşadığını. Kimsenin bilmediği bir şey daha vardı: Muratın dedesi Hüseyin, kendi evinde sessizce yaşlanıyordu ve sık sık oğlunun evine uğruyordu. O gün torununun nişanlısını getireceğini biliyordu.

Bir gün önce Hüseyin Dede, oğlunun evine gittiğinde gelini Fatmayı sinirli bir halde buldu.
“Yine mi Serdarla tartıştınız?” diye sordu, oğluna nasihat vermeye hazırlanırken.
Ama Fatma, onu görür görmez içindekileri döktü:
“Merhaba baba. Muratın evlenmeye karar verdiğini biliyor musun? Yarın nişanlısını getiriyor.”
“Biliyorum, Serdar söyledi. Bırak evlensin, zamanı geldi. Okulu bitirdi, iş buldu. Ailesini kursun,” diye geçiştirdi Hüseyin Dede.
“Öyle ama bu kız Ondan üç yaş büyük! Yanında dört yaşında bir çocuk var! Köyde güzel kız mı kalmadı? Serpil mesela, hemşire, çalışkan Bu kim ki? Kimin çocuğu olduğu bile belli değil!”
“Fatma, çocukların hayatına bu kadar karışma,” diye müdahale etmeye çalıştı Hüseyin, ama gelin artık dinlemiyordu.

İçinde biriktirdiği öfkeyle, sessiz bir plan yapmıştı: Ne misafire güler yüz gösterecek, ne de sofrayı donatacaktı. Bu şehirli kız, hiç istenmediğini anlamalıydı.

Akşamüstü yorgun ama umutlu vardık köye. Murat mutluluktan parlı

Rate article
Lifequest
Sabah bizi tozlu bir köy yolunda yakaladı. Bir elimde minik Sonya’nın avucu, diğerinde ise eşyalardan daha çok ihanete uğramış umutlarla dolu hafif bir valiz vardı.