“Sus artık!” diye bağırdı adam, bavulunu yere fırlatarak. “Senden ve senin hayat dediğin bu bataklıktan gidiyorum!”
“Bataklık mı?” dedi Emine, ocakta kızaran patateslerin başından yavaşça dönerek. “Bu bataklık, senin anneni yirmi yıl boyunca besledi, doktor doktor gezdiği o günlerde. Unuttun mu?”
“Annemi karıştırma işin içine! Ona laf ettirme!”
“Karıştırmayayım mı? Demir, sen başkentte ‘büyük işler’ peşinde koşarken, ben burada senin felçli annenle kaldım. Bezini değiştirdim, ilaçlarını verdim.”
Demir, yeni takım elbisesi ve ayaklarının dibindeki bavuluyla, iki odalı gecekondu evlerinin kapısında duruyordu. Emine onu bu kadar bakımlı uzun zamandır görmemişti formda, bronz tenli, pahalı bir parfüm kokusu yayıyordu. Eskiden fabrikadan çıkıp eve geldiğinde üstü başı makine yağı içinde olurdu.
Tanıştıkları günleri hatırladı. Fabrikanın sosyal tesislerindeki danslar, o genç bir tornacı, o ise muhasebeden… Onu “Milyonlarca Kırmızı Gül” şarkısıyla döndürür, kulağına şakalar fısıldardı. Sonra mütevazı bir düğün, otuz kadar misafir, Rus salatası ve “Türk şampanyası”. Kaynanası o gün mutluluktan ağlamış, Emine’yi sıkıca sarmıştı: “Sağ ol yavrum, benim Demir’imi uslandırdın.”
Uslandırmıştı. Yirmi iki yıl geçirmişlerdi. Kızlarını, Nilüfer’i büyütmüşlerdi. Şimdi tıp fakültesindeydi, bursu ve annesinin ek işleriyle geçiniyordu. Demir son üç yıldır para vermiyordu hepsini “işe” yatırıyordu. Hangi işse Emine bir türlü anlayamamıştı. Araba tamirhanesi açacaktı, sonra nakliyeciliğe başladı. Hepsi battı.
“Sen anlamazsın,” dedi Demir sinirle, holde sigara yakarak. “Serdar beni Ankara’ya çağırdı. Orada bir araba yıkama zinciri var, müdür olarak alacak. Başlangıç için ev bile tutacak.”
“Tek başına mı gideceksin?” Emine ellerini önlüğüne sildi. Elleri titriyordu ama sesi sakindi.
“Tek başına değil,” dedi Demir, gözlerini kaçırarak. “Sibel’le. O… o beni anlıyor. Bana inanıyor.”
Sibel. Emine ondan üç aydır haberdardı. Demir duştayken telefonundaki mesajları görmüştü. “Tatlım,” “aşkım,” “seni özledim.” Yirmi sekiz yaşındaymış “tatlısı”. Demir’in araba bakmaya gittiği galeride çalışan bir satış danışmanıydı. Üstelik krediyle bakıyordu arabaya, ki Emine hâlâ öğretmen maaşından ödüyordu.
“Peki Nilüfer ne olacak?” diye sordu Emine. “Senin kızın. Bir yıl sonra diplomasını alacak.”
“Büyüyünce anlar. Ben artık böyle yaşayamam. Kırk beş yaşındayım, Emine. Hâlâ gencim, her şeyi değiştirebilirim.”
Emine pencereye yürüdü. Aşağıda komşu Zeynep çamaşır asıyordu. Onu pencerede görünce el salladı. Zeynep her şeyi biliyordu. Sibel’i de, Demir’in son altı aydır sadece uyumaya eve geldiğini de. Komşuluk haliyle üzülür, börek getirirdi: “Dayan Emine’ciğim.”
“Hatırlıyor musun,” dedi Emine sessizce, “Nilüfer beş yaşındayken zatürree olmuştu? Doktorlar ümitsizdi. Sen o zaman ilaç parası için fabrikada fazla mesai yapıyordun. Ben ise sabahlara kadar yatağının başında bekledim. O zaman demiştin: ‘Biz aileyiz, Emine. Üstesinden geliriz.'”
“Çok oldu o.”
“On beş yıl ancak. Ya annen felç geçirdiğinde? Kim hastanelerde onunla koşturdu? Kim geceleri uyumadı, iki saatte bir çevirdi yatak yaraları olmasın diye? Ben, Demir. Sen ise bahaneler buldun iş, mühim meseleler. Hangi meseleler? O zamanlar da peşindeydin zaten o ‘büyük işin’.”
Demir sigarasını pencere kenarında söndürdü. Emine buruştu yeni pencereydi, geçen ay taktırmıştı. Kendi biriktirmişti parasını.
“Sen hep kötüyü hatırlarsın,” diye tersledi onu. “İyiyi hiç mi? Seni denize götürdüğümü mesela?”
“On yıl önce götürdün. Antalya’ya. Bir haftalığına.”
“Hiçbir şey yetmiyor sana!”
Emine ona döndü. Gözleri dolmuştu ama ağlamayacaktı. Göz yaşlarını ona çok görecekti.
“Biliyor musun, Demir? Git. Git şu Sibel’in yanına. Ama şunu bil ki, anneni ben son nefesine kadar baktım. İki yıl yattı bizde, iki yıl kaşıkla yedirdim, yıkadım, ilaçlarını verdim. Sen neredeydin? İşte mi? Hangi işte, Demir? Son beş yıldır düzgün çalışmadın ki. Hep zengin olma hayali kurdun.”
“Deniyordum! Ailem için uğraşıyordum!”
“Ailem için mi?” Emine acı bir gülümsemeyle, “Nilüfer son sınıfta gece nöbetlerinde hemşirelik yapıyor ders kitaplarına para yetirsin diye. Çünkü babası ‘işadamı’ oldu. Ben okulda iki ders üstlendim, bir de özel ders veriyorum. Kimin için uğraştın sen?”
Demir sessiz kaldı, bavulunun sapını sımsıkı tutmuştu.
“En komik olan ne biliyor musun?” diye devam etti Emine. “Annen ölmeden önce bana dedi ki: ‘Affet onu kızım. Zayıftır. Hep zayıftı. Tahammül ettiğin için sağ ol.’ O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyorum.”
“Yapma!” diye patladı Demir. “Zayıf olduğumu söyleme bana! Ben sadece burada boğuluyorum! Bu evde, bu şehirde, seninle! Beni doğruluğunla mezara göndereceksin!”
“Benim doğruluğumla mı?” Emine bir anda güldü. Kuru, ac




