“O Benim Çocuğum Değil,” dedi milyarder soğuk bir sesle, mermerli holde yankılanan bir sesle. “Eşyalarını topla ve git. İkiniz de.” Kapıyı işaret etti. Karısı bebeğini göğsüne bastırdı, gözleri yaşlarla doluydu. Keşke bilseydi
Dışarıdaki fırtına, evin içindeki öfkeye eşlik ediyordu. Leyla, küçük Yusuf’u sıkıca tutarken hareketsiz durdu, parmakları beyazlaşmıştı. Kocası, Deniz Demir, Türkiye’nin en zengin iş adamlarından biri ve Demir ailesinin reisi, ona on yıllık evliliklerinde hiç görmediği bir öfkeyle bakıyordu.
“Deniz, lütfen,” diye fısıldadı Leyla, sesi titrek. “Söylediklerinin farkında değilsin.”
“Tam olarak farkındayım,” diye karşılık etti. “O çocuk benim değil. Geçen hafta DNA testi yaptırdım. Sonuçlar açık.”
Bu suçlama fiziksel bir darbe kadar acıttı. Leyla’nın dizleri boşaldı neredeyse.
“Bana söylemeden test yaptırdın?”
“Mecbur kaldım. Bana benzemiyor, hareketleri de öyle. Dedikoduları görmezden gelemezdim.”
“Dedikodular mı? Deniz, o daha bebek! Ve senin oğlun! Vallahi de billahi de öyle!”
Ama Deniz kararını vermişti.
“Eşyalarını babanın evine göndereceğim. Bir daha buraya gelme. Asla.”
Leyla bir an öylece kaldı, bunun geçici bir öfke nöbeti olduğunu umarak. Ama sesindeki o soğukluk hiç şüphe bırakmıyordu. Arkasını döndü ve mermerlerde ayak sesleri yankılanırken, şimşekler malikanenin üzerinde çaktı.
Leyla mütevazı bir aileden gelmiş, Deniz’le evlenerek lüks bir dünyaya adım atmıştı. Zarif, kibar, akıllı dergilerin övdüğü, yüksek sosyetenin kıskandığı bir kadındı. Ama şimdi hiçbiri önemli değildi.
Limuzin onu ve Yusuf’u babasının İzmir’deki evine götürürken, aklı karışıktı. Sadık kalmıştı. Deniz’i sevmiş, piyasalar çöktüğünde, medya onu yerden yere vurduğunda, hatta kayınvalidesi onu küçümsediğinde bile hep yanında durmuştu. Şimdiyse, bir yabancı gibi kapı dışarı edilmişti.
Babası, Yusuf Kaya, kapıyı açtı, onu görünce gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Leyla? Ne oldu?”
Babasının kollarına çöktü. “Yusuf’un onun çocuğu olmadığını söyledi Bizi kovdu.”
Yusuf’un çenesi sıkıldı. “İçeri gel, kızım.”
Sonraki günlerde, Leyla yeni hayatına alışmaya çalıştı. Ev küçüktü, eski odası neredeyse hiç değişmemişti. Bebek, masumane oyunları ve gülücükleriyle ona bir nebze nefes aldırıyordu.
Ama aklını kurcalayan bir şey vardı: DNA testi. Nasıl yanlış olabilirdi?
Çaresizce cevaplar aradı, Deniz’in testi yaptırdığı laboratuvara gitti. Bağlantıları vardı ve alacağı minnetler. Öğrendikleri kanını dondurdu.
Teste tahrifat yapılmıştı.
Bu sırada, Deniz malikanede yalnızdı, sessizliğin ağırlığına katlanıyordu. Kendini doğru yaptığına inandırmaya çalışıyordu başka bir erkeğin çocuğunu büyütemezdi. Ama vicdanı kemiriyordu. Yusuf’un odasından kaçınıyordu, ta ki bir gün merakına yenik düşene kadar. Boş beşiği, peluş zürafasını ve dolaptaki minik ayakkabıları görünce içinde bir şey kırıldı.
Annesi, Hanımefendi Seval, işleri kolaylaştırmıyordu.
“Seni uyarmıştım Deniz,” dedi, çayını yudumlarken. “O Kaya kızı sana layık değildi zaten.”
Deniz’in cevap vermemesi, onu bile şaşırttı.
Günler geçti. Bir hafta.
Sonra bir mektup geldi.
Gönderen yoktu. Bir kağıt ve bir fotoğraf.
Deniz ellerinin titrediğini hissetti okurken.
“Deniz,
Yanıldın. Tamamen.
Kanıt istemiştin işte kanıt. Orijinal sonuçları buldum. Teste müdahale edilmiş. Ve bu fotoğraf Annenin ofisinde buldum. Ne anlama geldiğini sen de biliyorsun.
Leyla.”
Gerçek, bir mezar taşı gibi üzerine çöktü. O fotoğrafı daha önce görmüşDeniz, annesinin miras için oynadığı oyunu anladığında, gerçek pişmanlıkla Leyla ve Yusuf’un peşinden koştu, ancak artık çok geçti.




