“Şu köprünün altında biri var,” diye fısıldadı Ayşe, el fenerinin soluk ışığını köprünün altına doğru tutarken.
Hava öyle soğuktu ki kemiklerine işliyordu ve sonbahar çamuru botlarına yapışmış, her adımı zorlaştırıyordu. Sağlık ocağındaki on iki saatlik yorucu nöbetin ardından bacakları ağrıyordu, ama o zayıf seskaranlıkta duyulan minik bir hıçkırıkzihnindeki her şeyi silip attı.
Dikkatle kaygan yamaçtan aşağı indi, dengede kalmak için ıslak taşlara tutunarak. Işık, beton bir direğe sokulmuş küçük bir bedene düştü. Çıplak ayaklı, ince ve ıslak bir gömlek giymiş, vücudu kir içindeydi.
“Aman Allah’ım” Ayşe koşarak yanına gitti.
Çocuk ışığa tepki vermedi. Gözleribulanık ve ifadesizonun içinden geçiyor gibiydi. Elini yavaşça yüzünün önünde hareket ettirdi, ama gözbebekleri kıpırdamadı.
“Kör” diye mırıldandı, yüreği burkulmuştu.
Ayşe ceketini çıkarıp çocuğu nazikçe sardı ve kucağına aldı. Bedeni buz gibi soğuktu.
Yerel polis memuru Mehmet Bey bir saat sonra geldi. Etrafı inceledi, defterine birkaç not aldı ve başını salladı.
“Muhtemelen terk edilmiş. Birileri ormana götürüp bırakmış. Bugünlerde böyle çok vaka var. Sen daha genç bir kızsın, Ayşe. Yarın onu ilçedeki yetimhaneye götüreceğiz.”
“Hayır,” dedi Ayşe kararlılıkla, çocuğu daha sıkı tutarak. “Onu bırakmayacağım. Benimle gelecek.”
Eve geldiğinde eski bir leğeni sıcak suyla doldurup yoldan getirdiği kiri özenle temizledi. Onu papatyalı yumuşak bir çarşafla sardıannesi “ne olur ne olmaz” diye sakladığı aynı çarşaf. Çocuk neredeyse hiç yemek yemiyor, tek kelime etmiyordu, ama Ayşe onu yanına yatırdığında aniden küçük elleriyle parmağını yakaladı ve bütün gece bırakmadı.
Sabah annesi kapıda belirdi. Uyuyan çocuğu görünce irkildi.
“Bunu yaptığının farkında mısın?” diye fısıldadı, çocuğu uyandırmamak için. “Daha bir genç kızsın! Yirmi yaşında, evlenmemiş, geçimini sağlayamıyorsun!”
“Anne,” diye yumuşak ama kararlı bir sesle sözünü kesti Ayşe. “Bu benim kararım. Ve değiştirmeyeceğim.”
“Ah Ayşe” diye iç geçirdi annesi. “Ya anne babası geri gelirse?”
“Böyle bir şey yaptıktan sonra mı?” Ayşe başını salladı. “Gelsinler de görelim.”
Annesi kapıyı çarparak çıktı. Ama o akşam babası, tek kelime etmeden kapının önüne tahtadan bir at bıraktıkendi elleriyle oyduğu bir oyuncak. Ve sessizce ekledi:
“Yarın biraz patates getireceğim. Ve biraz da süt.”
Bu onun “yanındayım” deme şekliydi.
İlk günler en zorlarıydı. Çocuk sessizdi, neredeyse hiç yemek yemiyor, her yüksek sesten irkiliyordu. Ama bir hafta sonra, karanlıkta Ayşenin elini bulmayı öğrendi ve ona bir ninni söylediğinde yüzünde ilk gülümseme belirdi.
“Sana Can diyeceğim,” diye karar verdi bir gün, onu yıkayıp saçlarını taradıktan sonra. “Bu isim nasıl? Can”
Çocuk cevap vermedi ama elini uzatıp ona yaklaştı.
Dedikodular köyde hızla yayıldı. Kimi acıdı, kimi yargıladı, kimi sadece şaşırdı. Ama Ayşe hiçbirine kulak asmadı. Artık tüm dünyası, ona sıcak bir yuva ve sevgi sözü verdiği bu küçük insan etrafında dönüyordu. Ve bunun için her şeyi yapmaya hazırdı.
Bir ay geçti. Can, Ayşenin ayak seslerini duyunca gülümsemeye başladı. Kaşık tutmayı öğrendi ve Ayşe çamaşır asarken, mandalları sepette arayıp ona vermeye çalışıyordu.
Bir sabah, her zamanki gibi yatağının yanına oturdu. Birden çocuk elini uzatıp yanağını okşadı ve net bir şekilde:
“Anne,” dedi.
Ayşe donup kaldı. Kalbi durdu, sonra o kadar hızlı çarpmaya başladı ki nefes alamadı. Küçük avuçlarını ellerine aldı ve fısıldadı:
“Evet, canım. Ben buradayım. Ve hep yanında olacağım.”
O gece uyuyamadıyatağının yanında oturmuş, saçlarını okşuyor, düzenli nefesini dinliyordu. Sabah babası kapıda göründü.
“Belediyeden bir tanıdığım var,” dedi, elinde şapkasını çevirerek. “Vesayet işlerini halledeceğiz. Merak etme.”
İşte o zaman Ayşe sonunda ağladıüzüntüden değil, yüreğini dolduran o büyük mutluluktan.
Güneşin bir ışığı Canın yanağına düştü. Gözlerini kırpmadı ama gülümsediodaya girenin kim olduğunu duymuştu.
“Anne, geldin,” dedi güvenle, sesine doğru uzanarak.
Dört yıl geçti. Can yedi, Ayşe yirmi dört yaşındaydı. Çocuk eve alışmıştı: her eşiği, her basamağı, her gıcırdayan tahtayı biliyordu. Sanki içgüdüsel olarak hissediyormuş gibi rahatça hareket ediyordugözleri görmese de içindeki göz açıktı.
“Pamuk balkonda,” dedi bir gün, testiden kendine su doldururken. “Adımları çimen hışırtısı gibi.”
Kızıl kedi onun sadık arkadaşı olmuştu. Canın farklı olduğunu anlamış gibiydi ve elini uzattığında asla yanından ayrılmıyordu.
“Aferin,” dedi Ayşe alnından öperek. “Bugün senin için birisi gelecek. Daha çok ş




