İstanbul’un hızla göğe yükselen binaları arasında, sabırsız trafik ışıkları altında ve yağmurla benzin kokan sokaklarında bisikletli kurye Mehmet’in hikâyesi

İstanbul’un kalabalık sokaklarında, gökdelenlerin gökyüzüne dokunmak için yarıştığı, trafiğin hiç durmadığı ve yağmur kokusunun benzinle karıştığı bir şehirde, Emre adında bir bisikletli kurye çalışıyordu. Bisikleti eskimiş, paslanmış telleriyle adeta bir tarih taşıyordu, ama Emre onu eski bir dost gibi tanırdı. Modern bir kask, parlak ışıklar ya da akıllı bir GPSe ihtiyaç duymazdı; sırtındaki büyük çantası, cebindeki bir avuç Türk kahvesi ve şehrin yorgun yüzlerinin ötesini gören bakışları yeterdi ona.

Şehrin havası ağır ve bunaltıcıydı, ama Emre geçtiği her yerde bir şeyler değişirdi. Sihir değildi bu, tam olarak. Kapıdan girerken hafifçe eğilişi, bekleyen trafik ışıklarına karşı sabrı, dağınık yayalara attığı küçük bir selam Her gün aynı şeyleri dağıtırdı: fast food, küçük paketler, önemli evraklar, sevdiklerine gönderilen çiçekler. Ama her teslimatta, görünmeyen bir şey daha bırakırdı; dokunulmaz ama hissedilirdi.

Ara sıra, paketin yanında el yazısıyla yazılmış küçük bir not çıkardı. Kısa, mütevazı cümleler Ama günlük hayatın rutinine ışık olurdu bunlar. *Bugün de değerlisin, kimse söylemese bile.* *Bazen devam etmek bile bir zaferdir.* *Yorgunluğun seni zayıf yapmaz, insan yapar.* Her biri, unutulmuş bir köşeye dokunmak için yazılırdı. Kimse bu notları kimin yazdığını bilmezdi. Paslı bisikletin ve büyük çantanın ardında, dünyaya sessiz bir iyiliğin hâlâ var olduğunu hatırlatmaya çalışan bir yürek vardı.

Yalnız yaşayan yaşlı bir kadın, bir gün kapısını açtığında paketin yanında katlanmış bir kâğıt buldu. Okuduğunda gözleri doldu: *Gülmek için hiç geç değil.* O gece, yıllardır dolabında sakladığı en sevdiği elbisesini giydi, eski pikabını çalıştırdı ve salonun ortasında tek başına dans etti. Kimse görmedi bunu. Görmesine de gerek yoktu. Müziğin, tozlu odasının köşelerini sarıp sarmaladığı o an, zaman yumuşak ve şefkatliydi.

Kaygılı bir genç, teslimatında *Kırılmıyorsun, dönüşüyorsun,* yazan bir not buldu. Onu cüzdanına yerleştirdi, okul kitaplarının arasına. Yıllar geçti, hâlâ taşır yanında, zor günlerde değişimin kaçınılmaz ve bazen güzel olduğunu hatırlatan küçük bir tılsım gibi.

İki işte çalışan, bitkin bir anne, *Görünmez hissediyorsun belki, ama biri senin mücadeleni görüyor,* yazısını okuyunca gözyaşlarını tutamadı. Tencerelerin kaynadığı, oyuncakların sağa saçıldığı, çocukların bağrıştığı o karmaşada, bu not ona dokunan bir el gibiydi.

Ve böylece notlar yayıldı. Sosyal medyada paylaşıldı, buzdolaplarına yapıştırıldı, yıpranmış cüzdanlarda saklandı. Hiç tanışmayan insanlar, Emrenin sadece yemek ya da paket dağıtmadığını, umut taşıdığını hissetti.

Bir gün, yorgun bir hemşireye yemek götürürken, hastane resepsiyonisti onu durdurdu:

*O notları yazan sen misin?*

Emre duraksadı. Hafifçe gülümsedi ve başını salladı.

*Kardeşim yoğun bakımda,* dedi kadın, sesi titreyerek. *Haftalardır konuşmuyor. Ama dün, paketin yanındaki notta yazılanı fısıldadı: Karanlık günler vardır ama mumlar da.*

Emre cevap vermedi. Başını eğdi ve ayrılmadan önce yeni bir not bıraktı: *Bunu yapmamın sebebini hatırlattığın için teşekkürler.*

O gece bir araba ona çarptı. Ağır değildi: kolu kırılmış, yaralanmıştı, dinlenmesi gerekiyordu. Ama o olmadığı haftalarda, teslimatlarda notlar yoktu ve insanlar, farkında olmadan özledikleri bir dokunuşun eksikliğini hissetti. Bazıları kapılarına yazı bıraktı: *Neredesin? Seni özledik.*

Geri döndüğünde, sokakta biri onu durdurdu:

*Sen misin?*

Emre, kolundaki alçıyla gülümsedi:

*Güne göre değişir.*

Kadın ona bir zarf uzattı. İçinde, komşuların, arkadaşların, tanımadıklarının yazdığı yüzlerce not vardı. Kimisi beceriksizce, kimisi güzeldi, ama hepsi samimiydi. Birinde şu yazıyordu: *Bu kez biz sana sarılmak istiyoruz.* Ve o günden sonra Emre sadece not dağıtmadı. Paylaşılan bir umut taşıdı. Çünkü anlamıştı ki sevgitıpkı önemli teslimatlar gibigeç de olsa, dokunmasa da mutlaka varır.

Sonraki haftalarda Emre şehri daha dikkatli gözlemlemeye başladı. Artık sadece gökdelenler ve trafik değildi gördüğü; okul penceresinden gökyüzüne bakan çocuk, sokaktan geçerken el ele tutuşan yaşlı çift, komşusunun kedisini okşayan kadın Her detay, hayatın sadece bir koşuşturmadan ibaret olmadığını hatırlatıyordu.

Bir gün küçük bir kafeye teslimat yaparken, pencerenin önünde durdu. İçeride, hayal kırıklığına uğramış bir yazar bilgisayarına sinirle vuruyordu. Emre paketi masaya bıraktı ve yanına bir not iliştirdi: *Hikâyen önemli, bugün kimse okumasa bile.* Yazar okudu ve yüz ifadesi değişti. Haftalardır ilk kez gülümsedi.

Başka bir gün, uykusuz gecelerin derin izlerini taşıyan genç bir anne, bebeği için aldığı bebek bezi ve süt paketini alırken bir not buldu: *Görün

Rate article
Lifequest
İstanbul’un hızla göğe yükselen binaları arasında, sabırsız trafik ışıkları altında ve yağmurla benzin kokan sokaklarında bisikletli kurye Mehmet’in hikâyesi