Bugün, hayatımın en zor anlarından birini yaşadım. Deniz, oğlum, nihayet konuştu, sesi titreyerek:
“Anne… artık ayrı yaşamamızın daha iyi olacağını düşündük,” dedi.
“Ayrı mı?” diye baktım şaşkınlıkla. “Ne demek istiyorsun oğlum? Nereye?”
Arkasında Sibel duruyordu, kolları kavuşuk, yüzü buz gibi.
“Merak etme anne, her şeyi ayarladık. Çok güzel bir huzurevi bulduk. Temiz, doktorlu, üç öğün yemek, her şey var. Orada çok daha rahat edeceksin.”
Sessiz kaldım. Göğsümde bir şey sıkıştı kaldı.
“Güzel yuva,” “rahat edeceksin,” ama ben sadece şunu duydum:
“Artık sana ihtiyacımız yok.”
Ağlamadım. Yalvarmadım. Sadece başımı eğdim.
“Herkes için kolay olsun,” dedim usulca.
Bir hafta sonra, kapının yanında küçük kahverengi bir bavul duruyordu. Deniz, merdivenlerden indirirken gözlerimi kaçırdı.
“Kusura bakma anne, bu herkes için daha iyi olacak, göreceksin,” diye mırıldandı.
“Evet oğlum,” dedim. “Kolay. Senin için özellikle.”
Dışarıda ince bir yağmur çiseliyordu. Taksi, şehrin kenarında gri bir binanın önünde durdu. Tabelada şu yazıyordu: “Altın Güneş Huzurevi.”
İçeride çamaşır suyu kokusuyla pirinç lapasının karışımı bir koku vardı.
Orta yaşlı bir hemşire, sıkılmış bir ifadeyle işaret etti.
“305 numara. Sıcak, televizyon var.” Ve hemen uzaklaştı.
Oda küçüktü, tek bir penceresi vardı. Dışarıda eğri bir ceviz ağacı görünüyordu. Battaniye sertti, renkler soluk. Elimle üzerinden geçirdim.
“Demek bu kadarmış,” diye düşündüm.
İlk günlerde kimseyle konuşmadım. Yedim, uyudum, diğer odalardan gelen sesleri dinledim. Biri ağlıyor, biri bağırıyordu. Zaman akıp gitti. Sabahla akşam aynıydı.
Hayatımın bittiğini hissettim.
Sonra bir gün, koridorda yeni bir yüz belirdi. Genç bir kadın, gülümseyen, boynunda atkısıyla, elinde bir sepet ev yapımı poğaçayla.
“Günaydın!” dedi neşeyle. “Ben Ayşe, gönüllüyüm. Sohbet etmeye ve biraz kitap okumaya geldim. Siz Pınar Hanım, değil mi?”
“Evet, benim.”
“Komşum sizden bahsetti. Öğretmenmişsiniz, öyle mi?”
Şaşırarak başımı salladım.
“Evet, ilkokulda Türkçe öğretmenliği yaptım.”
“Harika!” diye gülümsedi. “Çocuk yuvasında okuma yardımına ihtiyacı olan çocuklar var. Zor hayatları var, ama çok hevesliler. Gelir misiniz?”
Önce cevap vermedim. Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Çocuklara mı? Öğretmek mi?” dedim, inanamayarak.
“Evet. İsterseniz, ben arabayla götürürüm.”
Bir hafta sonra eski bir minibüste sarsıla sarsıla giderken, İstanbul’un kenar mahalleleri pencereden akıp geçiyordu: evler, pazarlar, insanlar. Elimle cama yaslandım ve iç çektim.
Çocuk yuvası renkli, gürültülü bir dünyaydı. Koridorlarda koşuşturan çocuklar, kahkahalar… Ama ben “Şeker Portakalı”nın ilk sayfasını okumaya başladığımda, herkes sustu.
Sesim titriyordu, ama her kelimem sıcaklık saçıyordu. Çocuklar büyülenmiş gibi dinliyordu.
“Gördünüz mü?” dedi Ayşe gülerek. “Size nasıl da kulak kesildiler. Uzun zamandır biri onlara böyle güzel konuşmamıştı.”
O günden sonra her hafta oraya gitmeye başladım. Okumalarına yardım ettik, yazı çalıştık, hayattan, eski hikâyelerden, insanlıktan bahsettik. Ve her dönüşümde, kalbim biraz daha hafifliyordu.
Zaman geçti. Bir öğle sonrası, yuvanın müdürü beni çağırdı.
“Pınar Hanım, bir teklifim var. Bir öğretmenimiz emekli oldu. Çocuklar sizi çok seviyor. Yarım gün bize katılır mısınız? Küçük bir odanız da olur.”
Şaşkınlıkla sustum.
“Ben mi? Ama yetmiş sekiz yaşındayım…”
“İşte tam da bu yüzden! Böyle yürekler lazım buraya. Kâğıtlar değil, insanlık.”
Yuvaya taşındığımda, yeni bir hayat başlıyor gibi hissettim. Çocuklar etrafımı sarıp bağırdılar:
“Pınar Teyze, geldi!”
Ben güldüm, onları kucakladım ve uzun yıllar sonra ilk kez gerçekten mutlu hissettim.
Eski evde, Deniz bir akşam telefonunu karıştırırken bir habere rastladı: “Çocukların Arasında Yeni Bir Yuva Bulan Emekli Öğretmen.”
Fotoğrafta ben vardım.
Çocukların arasında oturmuş, bir çocuğun elini tutmuş, gülümsüyordum.
Altında şu yazıyordu:
“Kimsesizlerin kimsesi.”
Deniz uzun uzun fotoğrafa baktı. Sibel sordu:
“Ne oldu?”
Sadece şunu mırıldandı:
“Affet beni anne.”
Ben bu sözleri hiç duymadım.
Sadece yaşamaya devam ettim sessizce, huzurla, ama sevgiyle dolu.
Ve bir gün, çocuklar bana kırmızı bir kalp çizip “Sen bizim kalbimizsin, Pınar Teyze!” yazdıklarında anladım ki, Allah evimi aldı, bana yeni bir aile verdi.
Bugün öğrendim ki, bir insanın değeri, kaç yıl yaşadığında değil, kaç yüreğe dokunduğundadır.




