Mercedes’in motor sesi ağaçlar arasında tamamen kaybolduğunda, sessizlik üzerime kalın bir battaniye gibi çöktü. Çantam elimde, titreyen dizlerimle öylece durdum. Her nefes acıtıyordu. Hava, nemli toprak, yosun ve çürüyen yaprakların kokusuyla doluydu. Kuşlar susmuştu. Sanki orman bile biliyordu: burada bir şeyler çok ters gidiyordu.
Artık bağırmıyordum. Cenazede bile akmayan gözyaşları şimdi kendiliğinden boşandı. Yas tuttuğumdan değil, onurumun kırılmasındandı. Kendi kanımınoğlumunbeni eski bir mobilya parçası gibi attığını fark etmenin acısıydı bu.
Devrilmiş bir ağaç kütüğüne oturdum, düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Güneş alçalıyor, ışık sararıyor, gölgeler uzuyordu. Sessizlikte yalnızca kalp atışımı duyuyordum. Biliyordum: burada kalırsam ölürdüm. Ama ona bu zevki tattırmaya niyetim yoktu.
Çantamdan kocamın fotoğrafını çıkardım. Eski, sevgi dolu gülüşüyle gözlerimin içine bakıyordu.
“Görüyor musun, Ali?” diye fısıldadım. “Böyle yetiştirdin. İşte bu ‘iyi çocukla’ gurur duyuyordun.”
Gözyaşım fotoğrafa düştü. O an içimde bir şey kırıldı. Korku değil, iradeydi bu. Hayatım boyunca beni ayakta tutan o inatçı, köylü kadın iradesi.
Ayağa kalktım. Eğer sessizce ölüp gideceğimi düşünüyorsa, beni hiç tanımamış demekti. Savaşı, kooperatifleri, enflasyonu, hastaneleri atlatmıştım. Bunu da atlatırdım.
Yürüdüm. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Orman sıktı, ayaklarımın altında dallar kırılıyordu. Ayakkabılarım çamur içinde, kalbim boğazımda atıyordu. Sonra uzakta bir hışırtı ve küçük bir kulübenin silueti belirdi. Terk edilmiş bir avcı kulübesiydi. Çatısı eğik, pencereleri tahtalıydı ama içi kuruydu. Eski bir battaniye buldum. Bir banka uzandım ve gecenin ortasında, baykuşun ötüşü eşliğinde uyudum.
Şafak sökerken uyandım. Her yerim ağrıyordu ama zihnim berraktı. Ne yapmam gerektiğini biliyordum: şehre geri dönmeliydim. İntikam için değil, adalet için. Çünkü ormanda annesini bırakabilen bir çocuk, artık insan değildi. Ve böylelerinin bilmesi gerekiyordu: hayat borcunu öder.
Saatlerce dolandım, ta ki uzaktan araba sesleri duyana kadar. Yola çıktım. Bir kamyon yavaşladı. Altmışlarındaki bıyıklı şoför şaşkınlıkla baktı:
“Aman Allah’ım, teyze, sen burada ne arıyorsun?”
“Eve dönüyorum,” diye mırıldandım. “Oğlum beni geri götürmeyi unuttu da.”
Fazla sormadı. Kabinine aldı ve beni şehre götürdü. Doğruca karakola gittim. Genç çavuş inanamıyordu:
“Teyze, ciddi misin? Oğlun seni ormanda mı bıraktı? Eminim bir yanlış anlaşılma vardır.”
Telefonumu çıkardımeski, tuşlu olanı. Orada, arabadan çektiğim tek fotoğrafı gösterdim: siyah Mercedes’in ağaçlar arasında kayboluşu.
“Sanırım bu bir yanlış anlaşılma değil, genç adam,” dedim.
Hikâye hızla yayıldı. Gazetelerin manşetindeydim: “Zengin işadamının oğlu yaşlı annesini ormanda bıraktı.” Komşular, tanıdıklar, cami cemaatindeki hanımlarherkes bunu konuşuyordu. Ahmet’in cenazedeki fotoğrafı, siyah takım elbiseli hali, artık başka bir şey ifade ediyordu: soğukluğu, utancı.
Sonunda karakola çağrıldığında solgun ve gergindi. Koridorda karşılaştık.
“Anne… bunu bana niye yaptın? Şimdi her şey bitti. Şirketim, itibarım… her şey!”
Yüzüne baktım. Gözlerinde pişmanlık yoktu, yalnızca korku.
“Benim de her şeyim bitmişti, oğlum,” diye fısıldadım. “Ama ben hayatta kalmayı seçtim.”
Soruşturma haftalar sürdü. Avukat tuttu, “yanlış anlaşılma” olduğunu, “korktuğunu” anlatmaya çalıştı. Özür bile diledi, ama biliyordum: bu benim için değil, kendi utancını temizlemek içindi.
Mahkeme sonunda onu suçlu buldu. İnsan hayatını tehlikeye atmak, yaşlı birini terk etmek. Bir buçuk yıl ertelenmiş hapis, para cezası, kamu hizmeti. Kanuna göre hafif bir cezaydı. Ama asıl ceza orada değildi.
Duruşmadan çıktığımızda, merdivenlerin başında durdu. Bana boş gözlerle baktı.
“Sen hayatımı mahvettin,” diye fısıldadı.
“Hayır oğlum,” dedim. “Sen kendini mahvettin. Ben sadece o ormandan çıktım.”
Bir daha görmedim. Evi sattı, yurtdışına gitti. Söylenenlere göre hâlâ orada yaşıyor, bir yerlerde Almanya’da.
Ben kaldım. O zamanlar almak istediği o evde. Tadilat yaptırdım.
Duvarlar yeni renkler aldı, pencerelerde sardunyalar açtı. Her sabah bir fincan kahve yaparımsert, sütlü, şekersiz. Ve her zaman masaya iki fincan koyarım. Birini kocama.
Pencere kenarında küçük, beyaz bir taş durur. O gün ormanda düşüp dizimi yaraladığım taş. Bir hatıra. Acıyı değilgücü hatırlatmak için.
Çünkü yaşlılık, seni attıklarında başlamaz. Kendinin artık yaşamadığına inandığında başlar.
Ben inanmadım.
Ve işte bu yüzden hâlâ yaşıyorum.




