Sabahın gri ışığında yüzerken, kahve makinesi tıkırdadı, buhar yavaşça camdan yükseldi.

Sabahın loş ışığında oturmuş, kahve makinesinin tıkırtısını dinliyordum. Mutfakta, sessizliğin ağırlığı altında, üç gündür bekliyordum. O geceden beri siyah kutuyu ona uzattığım andan itibaren. Sanki yıllar geçmişti. Telefonum saat başı titriyordu. Önce o aradı. Sonra avukatı. En sonunda, çığlık çığlığa annesi: “Ne yaptın sen, Eda? Oğlumu mahvettin!” Sessiz kaldım. Boş masaya, bir zamanlar kutunun durduğu yere baktım. Ve o geceyi yeniden gördüm gözümde.

O kutuda silah yoktu. Aldatmanın kanıtı, kıyafet veya fotoğraf da değildi. Sadece bir flash bellek ve kırmızı notlarla dolu birkaç kağıt. Ama Ali için bunlar her şeyden tehlikeliydi. Çünkü yıllardır sakladığı belgelerdi herkesten. Kutuyu açtığında, gülüşü anında dondu. Sanki birisi canını çekip almıştı. Eski dostu Murat, merakla öne eğildi. “Asistanı” olan Leyla, gergin bir gülümsemeyle kayıtsız görünmeye çalıştı ama parmakları masa örtüsünü buruşturuyordu. “Bu nedir?” diye fısıldadı sonunda.

Ali cevap vermedi. Sadece ayağa kalktı, kutuyu alıp çalışma odasına gitti. Misafirler donakalmıştı. Ben ise sakin bir şekilde tatlımı bitirdim. Kapı ardından kapanınca, Leyla dayanamadı: “Eda, içinde ne vardı?” Ona baktım. “Gerçek,” dedim usulca. “Asla söyleyemediği şey.”

Flash bellekte her şey vardı. Offshore ortaklarına yazdığı e-postalar. Sahte sözleşmeler, hayali faturalar, yurtdışına aktarılan paralar. Ve tek bir dosya: “Gizli Açılmaz.” Ama ben açtım. Tesadüfen bulmamıştım. Bir akşam, muhasebecisine veri aktarırken gördüm. Gizli bir klasörde duruyordu. O an anladım: Yanında sadece bir eş değil, bir rehineydim.

Aylarca bekledim. İntikam için değil, doğru an için. O adamın beni herkesin önünde küçük düşürenin sonunda kendisinden aşağı bakıldığını göreceği an için. Ve o gece geldi. Ertesi sabah şirketinde kaos hüküm sürüyordu. Murat erkenden gitmişti. Leyla ortada yoktu. Basın ofisi önünde gazeteciler bekliyordu. Öğlene kadar tüm İstanbul, Ali’nin şirketinin kara para aklama şüphesiyle soruşturulduğunu biliyordu.

Ben hiçbir şey söylemedim. Kimseye bir şey göndermedim. Flash belleğin yok olması yeterliydi. Akşama kadar telefonum yanıyordu. “Eda, lütfen konuşalım!” Yazdı. Sonra: “Ne yaptığını anlamıyorsun!” En sonunda: “Lütfen Seni seviyorum.” Sadece tek bir mesajla cevap verdim: “Bir gün bana, ‘Hayatta bir şey olabileceğime inanıyor musun?’ diye sormuştun. Şimdi biliyorsun.”

Bir hafta sonra taşındı. Ev sessizleşti. Adı şirketin sitesinden, dergilerden, iş haberlerinden silindi. Ben ise kendi küçük stüdyomu açtım. Büyük değildi, ama her santimi benimdi. Duvarlarda asılı fotoğraflarım ağlayan, gülen, yaşayan insanlar. Birisi, “Üzerlerinde garip bir güç var,” dediğinde sadece gülümsedim. O gücün nereden geldiğini biliyordum.

Bir öğleden sonra, adres yazılı olmayan bir mektup geldi. İçinde eski bir fotoğraf: Biz, gençken, İstanbul Boğazında. Arkasında sadece şu yazıyordu: “Affet. Haklıydın.” Bir çekmeceye koydum. Nefretle değil, minnetle. Çünkü bu adam bana kimsenin öğretemediğini öğretti: Gerçek güç, bağırmakta değil, sessizce gülümsemekte yatar.

Bazen şehirde yürürken onu gördüğümü sanıyorum. Kalabalıkta tanıdık bir yürüyüş. Gerçekten o mu, yoksa hayal mi, bilmiyorum. Ama görseydi ne düşünürdü, biliyorum: Bir zamanlar “oyuncak” dediği kadın, şimdi kendi galerisinde, gazetecilerle, kameralarla duruyor. Ve adının altında yazan: “Eda Yılmaz Gerçeğin Renkleri.”

O zaman aklına o siyah kutu gelir. Ve her şeyin başladığı gülümseme. Çünkü her aşağılanma hikâyesi, sonunda bir güç hikâyesine dönüşür. Benimki de nihayet sonuna ulaştı.

Rate article
Lifequest
Sabahın gri ışığında yüzerken, kahve makinesi tıkırdadı, buhar yavaşça camdan yükseldi.