Oğlu, hamile kız arkadaşıyla evlenmeyi reddetti. Annesi onu destekledi, ama babası henüz doğmamış çocuğun hakkını savundu.
Baba, bir haberim var. Komşumuz Gülşah… hamile. Benden, dedi Yiğit, daha yeni eve girmişti.
Babası Hüseyin bir an durdu, sonra sakin bir şekilde konuştu:
O halde evlen.
Ne diyorsun? Daha çok gencim. Aile kurmanın zamanı değil, üstelik çok da uzun süredir birlikte değiliz…
Ciddi misin? diye iç geçirdi baba acı bir ifadeyle. Kızların peşinde koşarken erkek gibiydin, ama iş sorumluluk almaya gelince çocuk gibi davranıyorsun. Tamam. Ve başka bir şey demeden yüksek sesle karısını çağırdı: Ayşe! Gel bir dakika!
Ayşe mutfağa girdi, ellerini önlüğüne silerek:
Ne oldu?
Dinle. Oğlumuz bir çocuk yapmış ve evlenmek istemiyor. Komşumuzun kızı Gülşah. Onun çocuğunu bekliyor. O ise fare gibi saklanıyor.
Ayşe hiç şaşırmamış gibiydi. Yüzü donuklaştı:
İyi yapıyor. Niye ilk geleni eve alalım? Bu kızlar kurnazdır daha zengin birini bulurlar, sonra ‘evlen benimle!’ diye gelirler. Hem kim bilir, belki çocuk onun bile değildir. Test yaptırsın. Üstelik Yiğit’i zorlamaya gerek yok, daha genç. Erkek, direnmesi zordu. Ama başkalarının çocuklarını büyütmek zorunda değiliz.
Hüseyin derin bir iç çekti ve yavaşça konuştu:
Peki ya gerçekten onun çocuğuysa?
Öyle olsa bile? Biz mi üstleneceğiz? Test yaptırsın, her şeyi öğrenelim.
Dönüp odadan çıktı, Hüseyin’i oğluyla baş başa bıraktı.
Bilirsin, ben de gençtim bir zamanlar, diye başladı. Başka birini sevmiştim, ama annenle evlendim. Aşktan değil, sorumluluktan. Çünkü erkek olmak sadece tutku değil, seçim ve sonuçlarına katlanmaktır. O hamileydi. Onunla mutlu olup olamayacağımı bilmiyordum, ama bir şeyi çok iyi biliyordum çocuğun hiçbir suçu yoktu. Benim kanım, benim vicdanım. Ve Yiğit, zor olsa da, asla pişman olmadım.
Üç ay geçti. DNA testi sonucu belli oldu: %99,9 ihtimalle Yiğit, Gülşah’ın çocuğunun babasıydı.
Ne olmuş yani? diye güldü Ayşe, Hüseyin kağıdı önüne koyunca. Evet, babası. Ama bu Gülşah’ın bu eve geleceği anlamına gelmez. Buraya adım atmasın! Dedim ya!
Yiğit, ellerine bakarak duruyordu. Yüzünden belliydi: annesinin tarafını seçmişti. Sessizdi, yumruklarını sıkıyordu, ama tek kelime etmiyordu.
Hüseyin yavaşça masadan kalktı:
Siz ikiniz kararınızı verdiniz, şimdi beni dinleyin.
Sesi bıçak gibi keskin, ama sakin konuşuyordu:
Ben yaşadığım sürece torunum hiçbir şeyden mahrum kalmayacak. Toprağım var, bir ev yaptıracağım, ve o torunum biriktirdiğim her şeyi alacak. Siz ikiniz ise benden artık hiçbir şey görmeyeceksiniz. Bu utanç dolu oyuna daha fazla ortak olmayacağım. Yiğit, bugünden sonra artık oğlum değilsin. Her şey çocuğun olacak. Tek kuruş bile alamayacaksınız.
Ayşe patladı:
Aklını mı kaçırdın? Kendi oğlunu mirastan mı mahrum edeceksin?!
Hüseyin cevap vermedi. Sadece döndü ve arkasındaki çığlıkları, bedduaları duymazdan gelerek çıktı. Yiğit olduğu yerde kaldı, duyduklarına inanamıyordu. Ama çok iyi biliyordu: Hüseyin söylediyse, öyle olacaktı.
Gerçek erdem, zor olanı seçmek ve sorumluluktan kaçmamaktır. Bazen en büyük dersler, en acı gerçeklerle gelir.




