O gece sokağa adım attığımda, yolun beni nereye götüreceğini bilmiyordum. Bavulum taşla doluymuş gibi ağır geliyordu, ama ben onu özgürlüğümü taşıyormuşçasına sıkıca tutuyordum. Sokak bomboştu, sadece rüzgar ağaçlar arasında uğulduyordu. Yürüdüm ve ayaklarımı hissetmiyordum bile.
İlk başta, şehrin kenar mahallesinde harap bir evin çatı katındaki odeyi kiraladım. Küf kokusu her yeri sarmıştı, duvarlardan sıva parçaları dökülüyordu, ama benim için o bir özgürlük sarayıydı. Kimse bağırmıyordu, kimse beni aşağılamıyordu. Yıllar sonra ilk defa sessizce uyudum ve sabah uyandığımda anladım: Yaşıyorum.
Param çabuk tükendi, bu yüzden iş bulmam gerekti. Bir mağazada temizlik yaptım, sonra pazar yerinin zeminini yıkadım, ardından bir depoda kutuları taşıdım. “Elli yaşında temizlikçi mi? Ne acıklı manzara,” diye fısıldadılar arkamdan. Ben sadece gülümsedim. Çünkü acınası olan ben değildim, onlardı: Akşamları mutfakta oturup tek bir “hayır” bile diyemeyenlerdi.
Bazı geceler ağladım. Acıdan değil, boşluktan. Yanımda kimse olmadığı için. Ve o zaman hep onun sözleri aklıma geldi: “Seni kimse istemez.” Yanıyordu, ama aynı zamanda beni ileri itiyordu. Kanıtlamak istedim önce kendime ki evet, ben isteniyorum.
Bir yetişkin dil kursuna yazıldım. Sınıfta yanımda yirmili yaşlarda kızlar oturuyordu, telaffuzuma gülüştüler. Alınmadım. Öğrendim. Hayata yeniden tat geldi.
Altı ay sonra bir süpermarkette kasiyer olarak çalışıyordum. Onu orada tanıdım.
Bir akşam içeri girdi: uzun boylu, gözlüklü, kolunun altında laptopuyla. Sadece bir kahve ve bir çikolata aldı. Bana gülümsedi:
“Çok dikkatli gözleriniz var. Her şeyi fark ettiğiniz belli oluyor.”
Yüzüm kızardı. “Beni kim ister ki?” diye fısıldadı içimdeki ses. Ama o ertesi gün de geldi. Üçüncü gün de. Bazen ekmek, bazen çay almak için. Gittikçe daha çok konuşmaya başladık. Serbest çalışan bir yazılımcı olduğunu, çok seyahat ettiğini öğrendim.
Bir akşam kasada durdu ve sanki rastgele söylüyormuş gibi dedi ki:
“Denize gidelim mi? Benim zaten orada işim var, siz de biraz dinlenirsiniz.”
Hemen hayır demek istedim. Deniz? Onunla? Benim yaşımda? Ama içimde bir şey fısıldadı: Şimdi geri adım atarsam, kendime ihanet ederim.
Böylece evet dedim.
Sahile vardığımda gözlerime inanamadım. Güneşin turuncu ışığı dalgalara karışıyor, martılar çığlık atıyordu ve yanımda O duruyordu genç, özgür, dikkatli. Söylediğim her şeyi öyle dinliyordu ki, sanki dünyadaki tek kadın bendim.
Yıllar sonra ilk defa yürekten güldüm. Sahilde yürüdük, terasta kahve içtik, her şey hakkında konuştuk. O teknolojiden bahsetti, ben de yeniden nasıl yaşamayı öğrendiğimi anlattım. Sonra bir an bana baktı ve dedi ki:
“Siz ne kadar güçlü olduğunuzun farkında değilsiniz. Size hayranım.”
O gece uyuyamadım. “Güçlü.” Kendimi bir zamanlar paçavra sanan ben. Şimdi başka birinin gözünde örnek alınacak biriydim.
Tabii kuşkularım oldu. Benden on beş yaş küçüktü. İnsanlar ne derdi? Ama sonra aklıma geldi: Bütün hayatım boyunca “insanlar ne der” diye dinlemiştim. Peki nereye varmıştı? Morarmış bedenlere ve kırık bir ruha.
Bu kez sadece kalbime kulak verdim.
Birlikte yaşamaya başladık. Sabırla bilgisayar kullanmayı öğretti, İngilizcemde bana yardım etti, cesaret verdi: “Kendini hâlâ yazmaya erken.” Ben de inandım.
Hayatımda ilk defa sevildiğimi hissettim. Katlanıyorum diye değil, uyum sağlıyorum diye değil. Sadece olduğum için.
Ablam öğrendiğinde sadece alaycı bir gülümsemeyle karşıladı:
“Aşık mı oldun? Bu yaşta? Gülünç.”
Ben cevap vermedim. Sadece sosyal medyada, gülerek, saçlarım rüzgarla dans ederken çekilmiş bir deniz fotoğrafımı paylaştım. Görsün. Bilsin.
İki yıl geçti. Hâlâ yanımda. Seyahat ediyoruz, planlar kuruyoruz. Yeniden hayal kurmayı öğrendim.
Bazen deniz kenarında otururken o geceyi, bavulu ve onun “Seni kimse istemez,” sözlerini hatırlıyorum. Ve gülümsüyorum. Çünkü biliyorum: İşte tam orada yeni hayatım başladı.
Evet, ben isteniyorum. Kendime. Ona. Hayata.
Ve eğer biri bana elli yaşında her şeye sıfırdan başlamaya değer mi diye sorarsa, cevabım nettir: Evet. Değer. Çünkü herkesin “artık bitti” dediği anda, en güzel hikâye başlayabilir.




