“Baba, tanıştırayım, bu benim eşim ve senin gelinin olacak,” diye gururla duyurdu Murat, gözleri mutlulukla parıldayarak.
“Ne?!” diye şaşkınlıkla haykırdı Profesör Doktor Ahmet Yılmaz. “Eğer bu bir şakaysa, hiç de komik değil!”
Erkek, “gelin”in kirli tırnaklarına ve tırnak altındaki toprağa tiksintiyle baktı. Sanki bu kız suyla sabunun ne olduğunu bilmiyordu.
“Allah’ım! İyi ki sevgili eşim Ayşe bu rezaleti görmek zorunda kalmadı! Biz bu çocuğa en iyi terbiyeyi vermeye çalışmıştık,” diye içinden öfkeyle geçirdi.
“Şaka değil!” diye karşılık verdi Murat. “Ayşegül bizde kalacak, üç ay sonra da evleneceğiz. Eğer düğünümde olmak istemiyorsan, senin katılmana ihtiyacım yok!”
“Merhaba!” diyerek gülümsedi Ayşegül, kendini evinin sahibi gibi hissederek mutfağa yöneldi. “İşte börek, ahududu reçeli, kurutulmuş mantarlar…” diye sıraladı, yıpranmış çantasından birer birer çıkardığı şeyleri.
Ahmet, Ayşegül’ün bembeyaz masa örtüsüne dökülen reçeli görünce kalbine yapıştı.
“Murat! Aklını başına al! Eğer bana intikam için yapıyorsan, bu çok acımasızca… Bu cahil kızı nereden buldun? Evimde kalmasına izin vermem!” diye bağırdı profesör.
“Ayşegül’ü seviyorum. Ve eşimin bu evde yaşamaya hakkı var!” diyerek alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi genç adam.
Ahmet, oğlunun kendisiyle dalga geçtiğini anladı. Daha fazla tartışmadan, sessizce odasına çekildi.
Son zamanlarda Murat’la ilişkileri iyice bozulmuştu. Annesinin vefatından sonra Murat kontrol edilemez hale gelmişti. Üniversiteyi bırakmış, babasına karşı küstahça davranıyor ve sorumsuz bir hayat sürüyordu.
Ahmet, oğlunun değişeceğini ummuştu. Eskisi gibi akıllı ve iyi biri olacaktı. Ama her geçen gün ondan biraz daha uzaklaşıyordu. Ve işte bugün, bu köylü kızı onların evine gelmişti. Anladı ki, babası asla bu seçimini onaylamayacaktı…
Kısa süre sonra Murat ve Ayşegül evlendi. Ahmet düğüne katılmayı reddetti, istenmeyen gelini kabul etmek istemedi. Öfkeliydi, çünkü evin zarif hanımı Ayşe’nin yerini bu eğitimsiz, iki kelimeyi bir araya getiremeyen kız almıştı.
Ayşegül, kayınbabasının olumsuz tavrına aldırmıyormuş gibi yapıp onu memnun etmeye çalıştı, ama sadece işleri daha da kötüleştirdi. Ahmet onun içinde hiçbir iyilik görmüyordu, çünkü o bir taşralıydı ve kötü alışkanlıkları vardı.
Murat, bir süre örnek bir eş rolü oynadıktan sonra tekrar içkiye ve gece hayatına döndü. Ahmet sık sık genç çiftin kavgalarını duyuyor ve içten içe seviniyordu, belki de Ayşegül bir gün evi terk ederdi.
“Ahmet Bey, oğlunuz boşanmak istiyor, üstelik beni sokağa atıyor! Üstelik hamileyim!” diye ağlayarak bir gün Ayşegül odaya daldı.
“Öncelikle, neden sokağa? Senin gidecek bir yerin var mı… Hamile olman, boşandıktan sonra burada yaşama hakkı vermez. Üzgünüm, ama aranıza karışmayacağım,” dedi Ahmet, içten içe bu istenmeyen gelinden kurtulacağı için seviniyordu.
Ayşegül, ezilmiş ve kayınbabasının neden ilk günden beri ondan nefret ettiğini anlayamadan eşyalarını topladı. Murat’ın ona neden bu kadar acımasızca, bir köpek gibi davrandığını anlayamıyordu. Sadece köylüydü diye mi? Onda da bir ruh, hisler vardı…
***
Sekiz yıl geçti… Ahmet, yaşlılar evinde yaşıyordu. Son yıllarda iyice güçten düşmüştü. Murat hemen fırsattan istifade edip babasını bakımevine yerleştirmişti, böylece fazla sorumluluk almaktan kurtulmuştu.
Yaşlı adam kaderine razı olmuştu, geri dönüş olmadığını biliyordu. Hayatı boyunca binlerce insana sevgiyi, saygıyı ve özeni öğretmişti. Hâlâ eski öğrencilerinden teşekkür mektupları alıyordu… Ama kendi çocuğuyla hiç bağ kuramamıştı…
“Ahmet Bey, yine ziyaretçiniz geldi,” dedi oda arkadaşı gezintiden dönünce.
“Kim? Murat mı?” diye heyecanla sordu yaşlı adam, ama imkânsız olduğunu biliyordu. Oğlu onu asla ziyaret etmezdi, babasından nefret ederdi…
“Bilmiyorum. Sana söylememi istediler. Ne oturuyorsun? Git bir bak!” diye güldü arkadaşı.
Ahmet bastonunu aldı ve yavaşça küçük, loş koridora doğru yürüdü. Merdivenlerden inerken onu uzaktan tanıdı.
“Merhaba, Ayşegül!” diye fısıldadı, başını öne eğdi. Belli ki hâlâ o saf ve dürüst kıza karşı hissettiği suçluluk onu kemiriyordu.
“Ahmet Bey!” diye şaşırdı zarif kadın. “Çok değişmişsiniz… Hastalandınız mı?”
“Biraz…” diye hüzünle gülümsedi. “Peki ya sen? Benim burada olduğumu nereden öğrendin?”
“Murat söyledi. Biliyorsunuz, oğluyla hiç konuşmak istemiyor. Ama küçük sürekli babasını ve dedesini soruyor… Yusuf’un hiç suçu yok, onu reddetmeyin. Çocuğun ailesine ihtiyacı var. Biz sadece ikimiziz…” diye titrek bir sesle konuştu. “Affedin, belki de boş yere geldim.”
“Bekle!” diye yalvardı yaşlı adam. “Nasıl, Yusuf? En son gönderdiğin fotoğrafta üç yaşındaydı.”
“O




