Oğlu annesini huzurevine götürmek istiyordu. Yola çıkmadan önce bir kutuyu hatırladı.
Kocasının vefatından sonra Emine, köydeki evini satmış, oğluna ve ailesine İstanbul’da bir daire almış, onlarla yaşamaya başlamıştı. Gücü yettiğince evi çekip çeviriyor, torunlarına bakıyordu. Oğlu ve gelini çalışıyordu, Emine de torunlarını anaokuluna götürüp getiriyor, okul sonrası kurslarına yetiştiriyordu. Yemek yapıyor, temizlik yapıyordu. Bu koşturmaca onu yormuyor, aksine mutlu ediyordu. Sonuçta ailesinin ona ihtiyacı vardı. Ama yıllar geçti. Torunlar büyüdü, “yuvadan uçtular”, Emine’nin sağlığı da bozuldu. Bulaşık yıkamaya çalıştı, ama tabaklar güçsüz ellerinden kayıp kırıldı. Çorbasını kendi doldurdu, ama masaya taşıyamadıdöktü. Geceleri su içmek için kalktığında çıkardığı ufak sesler gelinini uyandırıyordu. Kimse onunla konuşmak istemiyordu. Kim yaşlı bir kadınla sohbet etmek ister ki? Gelini sürekli ona söyleniyor, “yük” diyordu. Emine’nin ne suçu vardı? Yaşlanmak kimsenin tercihi değildi. Tek seçeneği vardı: dayanmak.
Oğlu, annesini huzurevine yerleştirmeye karar verdi.
“En azından orada konuşacak birileri olur,” diyerek vicdanını rahatlattı. Sabah arabaya binerken, Emine kutuyu hatırladı.
“Oğlum, kutumu getirir misin? Unutmuşum,” diye ürkekçe seslendi.
“Ne kutusu?” diye sordu oğlu Mehmet.
“Hazinelerimin olduğu kutu,” dedi Emine ve kutunun neye benzediğini anlattı. Mehmet getirdi. Yaşlı kadın memnun bir ifadeyle kutuyu göğsüne bastırdı.
“Anne, orada ne saklıyorsun?”
Emine kutunun içindekileri gösterdi. Bir tutam saçı ve bir süt dişi vardı. Mehmet arabadan uzaklaştı, kaldırıma oturdu. Uzun süre öyle kaldı, çocukluğunu, annesinin hep yanında oluşunu, onu nasıl koruyup kolladığını, hiç yardımsız bırakmadığını düşündü.
“Oğlum, gidiyor muyuz?” diye seslendi Emine, arabadan inip oğluna yaklaştı.
“Hiçbir yere gitmiyoruz, anne. Sen evde kalacaksın.”




