O, üç kişilik bir tabak gibi yiyor, sadece kendini düşünüyor Ben bir eş değilim, sadece dolaşan bir kilerim.
Buzdolabının kilitli olduğu fotoğrafların şaka olduğunu sanıyordum; internette dolaşan saçma bir meme. Sonra bir yapı markette bir demir kilit ve minik bir anahtar gördüm. Orada durup izlerken, aklıma bir kez daha ciddi bir soru düştü: Peki ya bunu alırsam? Çocuklarımızın ya da hırsızların yiyeceklerini korumak için değil; kendi eşimi korumak için
Benim adım Élodie, otuz yaşındayım ve Lyonda kocamla ve kızımızla yaşıyorum. Çok çalışıyorum, adeta bir çan çalıyor gibi koşturuyorum, bizim deyimimizle bir haçtan iki şey. Ancak bu koşturmacanın içinde beni en çok yoran şey, iş değil, kızım değil, evimi paylaştığım adamdır. Kocam Théo, tabak dışındaki hiçbir şey ya da kimseyi görmez. Sürekli yiyor. Durmaksızın, düşünmeden, ölçüsüz ve pişmanlık duymadan.
Yorgun bir şekilde eve geldiğimde buzdolabında akşam yemeği için bir parça et, biraz peynir, belki kızım için bir yoğurt kaldığını biliyorum. Fakat kapağını açtığımda hiçbir şey yok. Biraz kalmış gibi değiltamamen boş. Sessizce, haber vermeden hepsini yutmuş. Gece boyunca. Sucuklar, peynir, hatta kızım için aldığım frambuazlarhepsi kaybolmuş, sanki bir kara deliğe çekilmiş gibi.
Geçenlerde kızım için çilek aldım. Mevsim dışı fiyatların ne kadar olduğunu biliyorsunuz? Pazarda gördü ve istedi. Ona hayır diyemedim. Evde, büyük bir keyifle, zarifçe yedi. Ertesi gün için bir kısmını buzdolabına saklamıştım. Sabah olduğunda kase boştu. Hepsini o yemiş. Sonuncusuna kadar. Ve o, alçakça bir kahkahayla: Yeniden al, paramız var, sorun ne? dedi.
Sorun, Théo, sen asla düşünmüyorsun! Kızına, bana hiç… İzin istemedin, düşünmedin; sadece yedin, sanki hakkınmış gibi. Ben sadece yemek yapan, sürekli alışveriş yapan bir kadınım. Son sucuk senin tarafın… ne olmuş? Pișmanlık yok, telafi çabası da yok.
Annesi ona çocukluğundan beri sınırsızca doyurmuş; büyük porsiyonlar, sürekli tatlılar. Eskiden spor yapardı, ama alışkanlıklar yerleşmiş. Ben ise her zaman ölçülü olmayı tercih ettim. Kızımı aşırıya kaçmadan, bilinçli bir şekilde yetiştirmeye çalışıyorum. Babasıyla ise tam tersini öğreniyor: her şeyi bir anda yutmayı.
Burada para meselesi yok. Hiç eksik bir şeyimiz yok; ben bir tasarım ajansında çalışıyorum, o bir taşıma şirketinde; gelirlerimiz sabit. Asıl mesele saygı. Başkalarını kendinden önce düşünmek. Bir şey gördün mü? Kime ait olduğunu sor. Kızın istedi mi? Senin eşin mi ayırdı? Bu kadar zor mu?
Tekrar buzdolabının önündeyim. Yine boş. İçimdeki öfke yine büyüyor, sessiz ve yanıyor. Artık yeter. Aile içi sorumlu biri olmak için evlenmedim. Sevilen bir kadın, bir anne, bir eş olmayı istedim. Bir erkeğin sadece tabağını ve kanepesini gören bir evde gıda tedarikçisi değil.
Ben ona dedim ki: Sen bir aile içinde yaşamıyorsun, bir bekar gibi yaşa, fakat buzdolabımıza serbest erişimin var. O da omuz silkti: Yemek kalmazsa sen kötü bir ev hanımısın. İyi eşler her zaman yanında yiyecek bulundurur. Gerçekten mi? O zaman neden bir çamaşır makinesi alıp kadını yerine koymuyorsun?
Giderek şunu düşünüyorum: Belki de ihtiyacım olan buz dolabı kilidi değil, hayatımın anahtarıdır. Başkalarına hizmet etmeye mahkum olmadığım bir yaşam. Arzularımın bir başkasının hayatını etkilediği bir yaşam. Sadece bir eş değil, dinlenen ve saygı duyulan bir kişi olabileceğim bir yaşam.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



